İsyanı Doğru Okuyabilmek İçin Notlar
Antik dönemden beri tarihsel planda küresel kültürel birikimin olumlu veya olumsuz birçok unsurunun arkeolojik temelinin mayalandığı topraklar, son günlerde göz kamaştırıcı bir yıkıcılıkla parıldayan bir isyanla gündeme yerleşti. Felsefenin, demokrasinin, kentin ve mitolojinin anayurdu olarak ortalama ‘medeniyetperverlerin’ bilincinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan Yunanistan, bu sefer tüm dünyaya anarşinin de Helen etimolojisine sahip bir sözcük olduğunu hatırlattı. Öyle ki; Yunanistan isyancı hareketini, ve o hareketin en yaratıcı, canlı ve atak kesimini temsil eden anarşistlerin Yunanistan’daki imrendirici geleneklerini bilmeyen, konuya vakıf olmayanlar, 6 Aralık’ta polislerin on altı yaşındaki anarşist Aleksi’yi öldürmesinin ardından patlayan ve gün geçtikçe yerel/küresel çapta dalga dalga gelişen isyanı şaşkınlıkla anlamlandırmaya çalışıyorlar. Özellikle yaşadığımız toprakların entelijansiyası; gazetecisi, akademisyeni, geleneksel solcusu ve kanaat önderiyle, topyekûn bu isyancı dinamiği analiz etmeye soyunuyor son günlerde. Ancak bu analiz çabaları öyle ucube noktalara ulaşıyor ki, sapla samanın karıştırılmasını vakayı adiyeden sayarak ehven-i şer bağlamında -naif ölçütlerde olduğu müddetçe- bu karmaşayı makbul karşılayacağımız bir ortalama düzeyin varlığından söz edebiliriz doğrusu. Çünkü mevzu gayet derin ve yüzeysel yargıların altını oyacak bir aktif dinamiği içeriyor. Hatta, coğrafi olarak burnumuzun dibinde olarak tarif edeceğimiz koordinatlarda yer alan Yunanistan, -ne ilginçtir ki- sıra sistem karşıtlarının, isyancıların refleksleri ve kültürel değer yargıları düzleminde bir kıyasa geldiğinde, yaşadığımız topraklara bir hayli uzak görünüyor. Bu uzaklığa ve bu uzaklığın sorumlularına yönelik kısa birkaç kelam etmeden önce anaakım iletişim organlarından üzerimize püskürtülen tespitleri hatırlamak faydalı olacak gibi. Çünkü bu saydığımız aktörlerin ekseriyetinin niyeti, mevcut durum üzerine hakiki bir inceleme yapmak, ve ardından bu doğrultuda pozitif derslerle kendini zenginleştirmek motivasyonundan şekillenmiyor; tam tersine, çabalarının örtülü içeriğinde ağırlıklı olarak, fiilen pratikte yaşanan süreci kendi meşreplerine uydurma kaygısı öne çıkıyor maalesef. -Mahşerin üç atlısı- Yunanistan isyanına yönelik analizlerde, okuma/algılama çabalarında -kendi içlerinde daha geniş alt gruplar da barındıran- kabaca üç manipülatif ana grup mevcut: Bunlardan birincisi, gelişen olayların, polis şiddetine karşı sivil toplumun demokratik tepkisi ekseninde şekillendiğini ve bu noktadan meseleye yaklaşıp “aşırı unsurlar” (siz anarşistler diye okuyun bunu) bir tarafa bırakıldığında parlamenter demokrasinin derinleştirmesi için kurumsal potansiyellerin mevcut olduğunu ifade edenlerden oluşuyor. Bu tayfanın genelde AB taraftarlığı ve liberallik ekseninde bir ideolojik duruşu olduğundan, ne şiş yansın ne de kebap misali, bir yandan Aleksi’yi vuran polislerin sembolize ettiği şiddetin keyfiyetine karşı demokratik reformları savunurlarken, bir yandan da polise, devlete, şirketlere karşı meşru bir öfkeyle başkaldıran insanlara itidal tavsiyesinde bulunabiliyorlar. Kısacası, liberal kurumları ve kurulu sistemi muhafaza etme söz konusu olduğunda kaba şiddet araçlarını değil sistemin eldiven takmış güler yüzlü yumruğunu demokratik kazanım ufuklarının en uç sınırına yerleştirenlerin tekmili birden bu kümede sıralanıyorlar diyebiliriz. İkinci grupta ise tüm renk ve çeşitliliğiyle geleneksel solcular mevcut. Stalinistinden reformistine, Troçkistinden Maoucusuna kadar tüm hiyerarşik/homojen sol anlayışa mensup özneler, nüanslarda ayrılsalar da, Yunanistan isyanına ve isyancılarına kendi arkaik programatik amentüleri ekseninde bakmaya devam ediyorlar. Hareketin kendiliğindenliğini, doğrudan demokrasi ve doğrudan eylem içeren özünü, otonom karakterini, özgürlükçü ağlara dayanan örgütlenme kapasitesini; yani asıl ayırt edici öğelerini eksiklik ve zaaf olarak niteleyip, klasik bir “halk kalkışmasının” tezahürü olarak sahiplendikleri isyana içkin asıl değerleri alttan altta görünmez kılma kaygısında ortaklaşıyorlar. Bu gruptakiler de halkın sokaklara taşan eylemini överken, hareketin bütünsel ölçekte teorik planda alışık oldukları gibi parti önderliğinde iktidar perspektifi taşımayan doğasının kendi reel varoluşlarına aykırılığını açıklayabilme, anlamlandırabilme telaşı içindeler aslında. Bu çabanın mantıklı sonucu olarak da, Yunanistan isyanını coşkuyla selamlayan metinlerinde bile, o isyanın erdeminin, sahip olduğu otonomist gelenek olduğunu kabullenmekten ısrarla imtina ediyorlar. Tarihsel hatıralar babında açtıkları, 2. Dünya Savaşı’nda çarpışan partizanlardan Albaylar Cuntası’na direniş günlerine uzanan bir Yunanistan devrimci geleneği manzumesinde, her ne hikmetse güncel boyutta süren isyanın asıl öznesi konumundaki anarşistlere tek satır yer vermeme maharetini gösterebilmeleri de dikkat çekici! Üçüncü ve isyan karşıtlığı bağlamında en kaba biçimde tasnif edebileceğimiz grup, tüm hizip ve kanatlarıyla sistemin reel güçlerinden mürekkep. Yunanistan’da kırılan her mağaza vitrininin, yakılan/tahrip edilen her ‘medeniyet sembolünün’ acısını kendi ruhlarında, bedenlerinde hisseden muktedirler takımı bunlar. Kendi kâr hırslarıyla yeryüzünü talan edenler, dünyadaki canlıların tümüne özgür yaşam imkânı tanımayarak köleleştirenler, vahşetle, zorbalıkla, yalanla, kandırmayla sosyal-siyasal iktidarlarını sürdürmekten başka kaygıları olmayanlar ve onların çanak yalayıcıları bu kümenin bileşenleri. Yunanistan’daki isyanın yayılması, kendi mekânlarına, nüfuz alanlarına kadar ulaşması ihtimalini düşünmek bile ödlerini koparmaya yetiyor bunların; hele ki yaşadığımız coğrafyada hiçbir kısıtlama ve itirazla karşılaşmadan astıkları astık, kestikleri kestik yaşarlarken… İstediklerini iliğine kadar sömürüp istediklerini sokak ortasında vurma gücüne sahip oldukları bir habitatta yerli efendilerimiz, ‘komşuda’ tek bir ölümün bile böylesi bir tepkiye vesile olmasına gizliden gizliye şaşırıyorlar. Nitekim, bu gruptan güncel gelişmeleri okuyanların dillerine, söylemlerine daha bir birlik, daha bir tek seslilik hakim. Hep bir ağızdan yüce devlet kurumu karşısında hadlerini bilmeyen ‘çapulcuları’ aşağılama, onlara hakaret etme yarışına girebiliyorlar. ( Tabii, kendini ilk olarak tarif ettiğimiz liberal grupta gibi sunup, yazılarında bu kaba devletçi gruba kan taşıyan ‘radikal’ gazetecilerimiz de mevcut güzide memleketimizde!) - Hesapsız yıkıcılık paradigmaları altüst ediyor- Bütün bu üç kümelenmenin de ontolojik farklılıklarına rağmen ortaklaştıkları yegâne husus ise Yunanistan isyanına karakterini, kimliğini veren anarşistlere ve anarşist eylem tarzlarına yönelik “çapulcu, Vandal, bilinçsiz, sorumsuz vb.” gibi sıfatları layık görmeleri. Beş benzemez siyasal akımların sözcüleri sıra anarşistleri eleştirmeye geldiğinde benzer argümanlarla konuşur hale gelebiliyorlar; hesapsız yıkıcılığın yaratıcı dinamiğini bir çeşit körleşme efektiyle göremez, anlayamaz oluyorlar. Onlarca yıldır Yunanistan coğrafyasında faal olan çeşitli eğilimlerden anarşist grupların, otonomların (Bookchin’den esinlenenlerden sendikalistlere, Bonanno’dan feyz alan isyancı anarşistlerden anarşist komünistlere, Yunanistan, Avrupa’nın en güçlü ve yerleşik anarşist hareketini barındırmaktadır) varlığını yadsıyarak süren isyanı doğru kavramak mümkün değil oysa. Yunanistan toplumundaki otorite karşıtı, özgürlükçü kültürel alışkanlıkların yaygınlığında bu anarşist varoluşların aktif belirleyiciliğinin de üstünden atlanamaz. Peki, liselerden üniversitelere, mahallelerden sendikalara toplumun her kesiminin kendince, kendi araçlarıyla böylesi büyük bir katılımla içinde yer aldığı, hatta devletin tüm kurumlarının çaresizce geri çekilmek zorunda kaldığı bir isyan, tek bir somut nedene bağlanabilir mi? Bütün bu toplumsal kesimlerin hepsini sokağa çeken aynı saikler, aynı talepler mi? Sosyal, ekonomik, kültürel her mecradan sıkışan ve neoliberal hegemonyanın gelecek umutlarını tümden söndürmeyi yavaş yavaş başardığı, en yaşamsal ihtiyaçların tatmin edilmesinin bile büyük problemlere vesile olduğu toplumsal koşullarda geniş toplumsal katmanların zaten huzursuz bir pozisyonda yaşaması kaçınılmaz bir durum. Bu huzursuzluğun da birçok boyutta gerilimlere kaynaklık edeceği ve patlamak için “artık yeter” dedirtecek bir momentin yeteceği anları beklediği aşikâr. Yunanistan toplumunun genlerine işlemiş “üniforma allerjisi”, polisin işlediği cinayet üzerine bu gerilimi patlatan fitil işlevini böylesi bir birikimin üzerinden kazandı. İnsanların hep beraber öfkeyle karşısına dikilebilecekleri açık bir devlet vahşeti, adalet ve özgürlük taleplerinin her kapsamda eylemli biçimde sokağa taşınabilmesini sağladı. Bu bağlamda yanıtlanması zor olan asıl soru şu: Yunanistan’daki koşullardan çok daha ağırına mahkûm edilmiş olan yaşadığımız toprakların ezilenleri, niçin onlarcasına şahit oldukları benzer cinayetler karşısında aynı kitlesel tepkiyi göstermiyor? Sosyal olanaklar ölçütünde çok daha ağır bir eziyete maruz bırakılanlar neden aynı Yunanistan’daki gibi sokağı ele geçiremiyor? Veya daha spesifik bir soruyla da konu boyutlandırılabilir: Üç aşağı beş yukarı aynı gündelik kültürel kodlara sahip olan Yunanistan halkı içinde anti-otoriter refleksler bu denli güçlüyken, neden Türkiye toplumunda –muhalifleri de dahil olmak üzere- otoriteye biat etmek genel geçer kapsayıcılığa sahip? Bu soruların yanıtlarını, bütün iç bağlarını da ihmal etmeden düşünmek, değerlendirmek gerekli. Yarınımız ve geleceğimiz bu kodları kırmayı becerdiğimiz ölçüde özgürlükçü bir içeriğe bürünebilme yeteneği kazanacak. Bu yazı kapsamında böyle ‘derin sulara’ açılmaya soyunmayacağım ve son günlerde dost sohbetlerinde trajikomik bir üslupla sohbet konusu yaptığımız bir anekdotla metne noktayı koyacağım. Atina’da süren sokak çatışmalarında polisin gençlere saldırdığını evlerinin balkonlarından izleyen orta sınıf kent sakinlerinin, bu duruma tepki olarak balkonlarından polise çiçek saksıları fırlattığını ve bu nedenle beş polisin yaralandığını ajans haberlerinden duymuşsunuzdur muhtemelen. Bu haberi aktardığımız bir arkadaşın geçen sene İstanbul’daki 1 Mayıs eyleminde gözlemlediği durum ise, bu tepki biçimine yaşadığımız topraklardan yapılmış bir nazire konumunda. Arkadaşımız, Şişli’nin ara sokaklarında polislerin göstericileri kovalaması esnasında pencerelere çıkan semt sakinlerinin, bir yandan polisi alkışlarken bir yandan da göstericilerin tepesine kaynar su döktüklerine şahit olmuş.Bu aktarımı duyduktan sonra ilkokul ders kitaplarından çokça alışık olduğumuz soru kalıplarındaki gibi, bu iki pozisyon alış arasındaki farkları sıralamaya kim cüret edecek?
Devlet ile Devlet Olmak

“Hiç kimse kimseyi yönetme hakkına sahip değildir.” Buenaventura Durruti
İnsan, örgütlenmeye yöneleli baya oluyor. Tarih öncesi zamanlardan günümüze kadar çeşitli farklı şekillerde ve çeşitli farklı örgütlenme pratikleriyle bir yol alındı. Ancak insan doğayla uzlaşarak değil doğaya karşı konumladı kendisini. Ve bu örgütlenmeye yansıyıp kendi alışkanlığını da beraberinde getirdi.
Doğaya karşı doğal olmayan ilişkiler içine giren insan, yatay ve komünal örgütlenme pratiklerini terk edip, hiyerarşik bir örgütlenme pratiğine geçiş yaptı. Mikro düzeyden makro düzeye uzanan hiyerarşik akıl, sonunda devleti yarattı. Ve insan kendi hakkını koruma ve kendini temsil etme yetkisini devlete devretti. Böylece temsiliyet krizi kök salmaya başladı.
Öncelikle devlet tanrının yaptığını yaptı. Kendi iyi kopyasından üfledi vatandaş insana. Halbuki İsa’nın incilinden çok önce Platon “Devlet”inde, iyi olan ile kötü kopyalar arasındaki hiyerarşiyi sıralamıştı. Tanrının kötü bir kopyası olarak insanın, insanın büyük bir iyi kopyası olarak devletin kutsanmışlığı bu şekilde bir hegamonyal sisteme oturmuştu.
Süreç içinde devlet, bir örgütlenmeden ve insanı temsil eden bir nesnesi olmaktan çıkıp, kendi özne oldu. Devlet aklı bu noktadan sonra, insanların uzlaşısı olmaktan çıkıp, devletin insanlarını yaratmaya başladı. Artık insan ölmüş, vatandaş doğmuştu. Bu ilk kimlikten farklı olan kimlik, insana yeni bir boyut ve güvence kazandırıyor gibi gözükse de aslında bir koyup beş alıyordu. İnsanı doğasından uzaklaştırıyor ve tahakküm altına alıyordu. İnsan devletleşiyordu…
Teknolojik gelişmeler ve kapitalizmin atladığı boyutların sonucunda, liberalleşen ve gitgide bireyselleşen – bireyselleştirilen dünya... Gözüken sınırların zihinlere indirgenmesi, iktidarı da mikro düzeylere taşıdı. İnsan sandı ki, sınırların gözükürlüğü azalınca sınırlar kalktı. Halbuki artık sınırlar, gizli ve açıkta olmayan sınırlar olmayı dahi geçip kafalarımız ve yüreklerimizin içine kadar sinsice ilerlemişti.
Makro iktidar önceleri, şiddet ve baskı ile tahakkümünü sürdürmeye ve vatandaşını denetim altına almaya kalkıştı. Ancak gelen tepkilerin de etkisiyle daha etkili çözümler aramaya girişen devlet, karşı koymak yerine, yönlendirme ve böylece kontrol ederek gizliden denetleme yoluna gitti. Üstüne üstlük küresel kapitalizmde bu yönlendirmeler, çeşitli farklılıklar sağlıyor, bu farklılıklar ise stratejik-politik tekrar konumlanmalar yaratarak, her tepki dalgasına karşı tekrar konumlanarak tepkiyi kendi içinde çeliştiriyor hiç olmazsa başka bir dalgaya kırdırıyordu. Beklentileri ve planları denetleyebilen, mobeselerle gözetleyen telekulaklar ile dinleyen devlet, hiyerarşik ve devleti kendi içinde geliştirme odağı olan her faaliyete göz yumuyor hale geldi.
Kadına karşı erkeği, işçiye karşı patronu, askere karşı komutanı konumlandıran devlet, kadının, işçinin ve askerin seslerini yükseltmesiyle kendini tekrar konumlamak zorunda kaldı. Şiddet gören kadınlar seslerini ortaklaştırdıklarında, işçiler hakları için mücadeleye giriştiğinde ve askerliğe karşı soğuk bakanlar bir araya gelmeye başladığında devlet; kendi eliyle kadın koruma evleri açmaya, sendikalar ve sarı sendikalar üretmeye ve her türlü minör ve karşıt görüşün kümelenmesine; hiyerarşik bir kurumlaşma olduğu sürece yani temsiliyet mantığı olduğu sürece göz yumdu. Çünkü böylece temsil eden ile ilişkiye geçen devlet, temsil eden ile temsil edilenin ilişkisinden dolayı kendini hiç zahmete girmeden pekiştiriyordu.
Kadın koruma evleri ve kadıncı örgütlenmeler, kadınların şiddet görmesini engellemek ve bir dayanışma yaratmak açısından önemli ve göz ardı edilemez bir rol oynadılar. Ancak diğer yandan kadın ile erkeğin karşıt konumlanmasını da onadılar. Böylece bir düzeyde hala feodal akılla erkeklik yaratan devlet, kadınlıklara karşı çıkarken, diğer yandan liberal bir mantıkla kadın hakları savunuyordu. Pozitif ayrımcılıkla ayrımcılığı meşrulaştırıyor, cinsiyet üzerinden politika üretiyordu ve bunu bu örgütlenmeler ve yasal dernekleri ile pekiştiriyordu. Bundan en çok zararı ise eşcinseller gördü. Önce hasta olarak adledilen ve norm dışı çürük yumurtalar olarak itham edilen eşcinseller, daha sonra sistemin kurumsallaştığı bazı kurumlar ve örgütlenmeler çerçevesinde illegal kılındı, sistem içi bir hal almalarına izin verildi. Her iki örgütlenmeye karşı devlet; bir yandan bu yeni örgütlenmelerin karşıtlarının güç kaybetmesine izin vermez ve erkekçi – norm cinsiyetçi bir tavrı desteklerken, diğer yandan yeni oluşumlara sınırı aşana kadar izin veriyordu. Kendini buna kaptırmış kitleler ise, devlet onlara sınırı geçme uyarısı yaptıklarında devlete ağlıyorlar, kendi yatay ve doğal ilişkilerini sürdürmekte direnemiyorlardı. Bunu bir hak kaybı olarak görüyorlardı halbuki kendi “insan”lıklarının büyük bir işgal altında olduğunu ve ortada bahsedilebilecek bir hak olmadığını göremiyorlardı. Direnişin daima sistem içi kalmasıyla akıllardaki devlet büyüdükçe büyüyordu. Diğer yandan kapitalizm eşcinselleri ve kadınları işletmelerde yeni bir strateji geliştirme politikası olarak görüyor, farklılıkları onaylıyor ve hatta bu alanda kadınlara ve eşcinsellere özel tüketim alanları açarak büyüyordu.
İşin üretim tarafında ise işçiler; ücretli kölelik ile ek çalışma saatlerine gelmek mecburiyetinde tutuluyorlar, bunun karşılığında ise para ile ağızlarına bir parmak bal çalınıyordu. Halbuki zaten üreten onlardı. Sendikal hareket başta işçilerin kendi atfedilmiş kimliklerinde örgütlenmeleri için gelişti. Çalışma saati, çalışma güvenliği dahil bir çok konuda sendikal mücadeleler rol aldı. Buna karşılık insan değil işçi olarak adlandırılan bu kimseler, sendikaya üyelik için aidat ödemek zorunda bırakıldılar. Başta bir uzlaşının gerekli zamanda kullanımı için birikimi, yani yardım sandıkları olarak çıkan bu düşünce daha sonra, her şeye emeğini ödeyen işçinin omzuna yeni bir kamçı vururken, parayı toplayan sendika ise kendi işçinse küserek, kendi öz kimliğini yürütmeye kalktı. Üç patron ile beş yüz işçiyi temsil eden üç işçinin masaya oturduğu an, zaten kalabalıktan olan gücünü yitiren bu insanlar, artık sözleşme kağıtlarında matematiksel rakamlara dönerek ayrıca sistemin içinde kalan tutsaklar haline dönüştüler. Ve devletin egemenliğini arttırmasıyla eskiden öz-örgütlenme ile gelişen sendikalara karşı kurulmak zorunda olan devlet yanlısı sarı sendikalara gerek kalmaz oldu. Çünkü zaten artık her sendika sarı, her işçi köleydi.
Devletle devlet olan bu kitlelere karşı, devletsiz bir yaşam arzulayan sesler yükselmeye devam etti elbet. İktidar karşıtı olarak farklılıklarını olumladığını söyleyen anarşistler de bunlardandı. Ancak iktidar karşıtı olmak üzerinden yeni iktidar kuranlar ve iş yapmak uğruna işin değerinin yitmesini sağlayanlar, kendini sistemin içine yuvarladılar. Hiyerarşik olmayan ve yatay örgütlenmeler kurması beklenen bu gruplar, iş yapma üzerinden kendi iç gruplarında denetim, dış gruplara ise tahakküm tavrı sergilediler. Devletin legalite dediği sınırlar içinde, devletin kirli oyunuyla kendini dernek gibi gösterip, devleti devletin silahıyla vurmaya kalkanlar da, devletle devletleşip, iktidar ahlakıyla esas duruş ve amaçlarını unuttular. Bu sayede anlamsızlaşan bu gruplar, anlamlarını diğer gruplara kuyrukçuluk yaparak sürdürme eğilimine girerek, hem gerçek bir yatay ilişki kurma noktasından uzaklaştılar hem de devletin kendilerinden beslenme şansını arttırdılar. Böylece anarşistler küskünleştiler, örgüt ağabeylerinin/ablalarının sözünü dinleyen ve anarşist örgütlenmeden bir haber olan bireyler olarak devletleştiler.
Halbuki çok sevilen Durruti, “Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz. Şimdi, şu anda bu dünya büyümekte” diyordu. Onlar ise devleti büyütmeye devam ettiler ve devam ediyorlar hala. Derneklerde, kurumlarda, sendikalarda, partilerde büyüyor; aramızda, içimizde büyüyor… İçimizi, kendimizi “yöneten” bir devlet; kemirdikçe kemiriyor…
http://ozandurmaz.blogspot.com
Tahakkümün Siberağı
Feral Faun
(Yazarın notu: Bu makale ideal olarak hoşuma gideceğinden daha spekülatiftir, çünkü modern toplumun tek bir bakış açısının doğasında olan yönelimlerinin, elbette, bu toplumun diğer bakış açılarıyla ilişkide olan yönelimlerinin izini sürmeyi deniyor. Bu makale, sibernetiğin neden potansiyel olarak bile özgürleştirmediğini, ve nihayetinde asi özgür ruhlar tarafından karşı çıkılacağını gösterme girişimi olarak okunmalıdır, bir tahmin yürütme olarak okunmamalıdır.)
“Aletin diktatörlüğü en kötü diktatörlük şeklidir.” - Alfredo M. Bonanno
Devam eden bir devrim var. Bireylerin otoriteye karşı ayaklanmasından, isyanından bahsetmiyorum (Bu devrim sonlarına doğru bazı anti-otoriter eğilimler kazanabilmiş olsa bile). Sosyal üretim tarzındaki çok büyük, niteliksel bir değişimi kastediyorum. Endüstriyel sermayenin bu süreçler üzerindeki egemenliği sibernetik sermayenin egemenliğiyle yer değiştiriliyor. Benzer şekildeki tüm devrimlerle birlikte, bu, rahat, kolay, sakin bir dönüşüm olmayacaktır. Eski yönetim düzeni ve yeni yönetim düzeni çatışma içerisindedir. Geçmiş birkaç sene boyunca Amerikan politikasındaki tepkisel unsurların kuvveti, eski düzenin egemenliğini sürdürmeye çalışmakta olduğunun kararlılığını gösterir. Ancak eski düzenin egemenliği giderek politik kalır, ve sibernetik yeni düzen ekonomiye hükmeder. Teknofilik anarşist arkadaşlarımdan bazıları bana, “sibernetik çağın gerçeklikleriyle yüzleşmem gerektiğini” söylemişti. Benim için, bu, sibernetik çağdaki tahakkümün doğasını incelemek ve amansızca saldırmak anlamına gelir. Gözlemlerim, sibernetik bilim ve teknolojinin bu tahakkümün önemli bakış açıları olduklarını gösterir.
Sibernetik yenilikçiler (“eski düzenin” liderlerinin çoğuyla karşılaştırıldıklarında) genç olma eğilimindedirler ve kendilerini bıçağın keskin tarafında yer alan bir çeşit isyancı sayarlar. Daha önce karşılaştığım anarko-teknofililer oldukça samimi isyankârlardır ve kendilerinin tüm otoriteye karşı olduklarını düşünürler. Fakat – az miktardaki “anarşist” sibernetik ayaklanmayı da içeren – sibernetik ayaklanmanın çoğu bireyleri özgürleştirmeyen, üretim/yeniden üretim tarzını özgürleştiren bir ayaklanma gibi görünür. Bu sibernetik yenilikçiler kapitalizmin doğasındaki niteliksel bir değişimin insan temsilcileri oldukları için, erken kapitalist devrimlerinkine benzer bir rol oynamayı seçmeleri sürpriz değildir. Tanıdığım sibernetik hastalarının çoğu çok fakirdir ve yeni yönetici sınıfın bir parçası olmak için oldukça anarşiklerdir. Fakat parası olan sibernetik yenilikçiler tam da böyle bir yönetici sınıf yaratıyorlar – aşağıda göstermeyi deneyecek olsam da, bu “sınıf”, teknolojinin kendisinin yönettiği ve siberteknikerlerin ve bilimcilerin oluşturduğu yönetici sınıfın yalnızca alete, makineye hizmet ettiği bir ilişkiler sistemi olarak daha doğru bir şekilde algılanabilir. Sibernetik yenilikçilerin ayaklanışı, başından beri, yalnızca bir darbedir. Gerçekte özgürleştirdiği hiçbir şey yoktur.
Sıradan olduğu kadar, sürekli tekrar etme ihtiyacı görünüyor: imgenin gerçekliğe hükmettiği, çoğu kişinin imgeyi gerçeklik olarak gördüğü bir toplumda yaşıyoruz. Bu, sibernetik düzenin ayaklanmayı kendi çıkarına kullanmasını oldukça kolaylaştırır, çünkü yeni düzen, imge-yaratan teknolojiler konusunda eski düzenden yalnızca çok daha iyi bir anlayışa sahip değildir; giderek, bu teknolojilerin kendisi oluyor. Burada, – hayatlarımızın çoğunda hâlâ daha ana hakimiyet kaynağı olan – eski düzenin ve – eski düzenin pahasına egemenlik araçlarını kusursuzlaştıran – yeni düzenin karşılaştırılması faydalı olacaktır.
Eski düzen endüstriyel/finansal sermayenin düzenidir. Fakat bu durumdan – ayrıca ulus düzenidir – ve gerçek politik iktidardan çok daha fazlasıdır. Otorite bariz bir şekilde merkezileştirilir ve açıktan açığa hiyerarşiktir – başka hiç kimse yönetilmemezlikten gelemez. Bu apaçıktır, çünkü bu düzendeki asıl iktidar aslında insanların sosyal yapının bir parçası olan rollerinde bulunur. Bu düzenin politik şekli temsili demokrasidir; ya da faşizm, sosyalist diktatörlük ve diğer diktatörlük şekilleridir. İnsan yapımı olmayan tüm varoluş üzerindeki uygarlık egemenliği pozitif ve gerekli bir şey olarak açıkça kabul edilir. Emirler ve çeşitli emirler arasından bir seçime oy vermek işlerin yapılmasını sağlayan yöntemlerdir. Cezalandırma, sosyal normlardan kaynaklı bozukluklarla başa çıkma yoludur (Eski düzen sık sık cezalandırma sistemini tanımlamak için terapi dilini kullansa bile). Yani, eski düzen otoriter doğası konusunda oldukça açıktır.
Günümüzde, dünyanın pek çok yerinde (ABD’de daha belirgin) yeni düzenin teknolojisi, çoğunlukla, hâlâ daha onu etkin bir şekilde kullanmakta yetersiz olan eski düzen tarafından kontrol edilir, çünkü eski dünya açısından anlaşılamazdır. Böylelikle sibernetiğin sosyal potansiyeli, siber-toplum kurallarına uymayan kimseleri dinleyerek ve okuyarak en iyi şekilde keşfedilir. Eğer öngörüleri saf bilim kurgu fantaziler olsaydı, onları görmezden gelecektim, fakat öngörülerine uyan sosyo-politik yapılar, çeşitli benzeri-özgürlükçü “radikal” gruplar ve bireyler (örn. Yeşiller, özgürlükçü yerel yönetimciler, sosyal ekolojistler, Robert Anton Wilson, Timoth Leary…) tarafından yaratılmış ve aktif olarak desteklenmiş oluyorlar.
Yeni düzende, sermayenin egemen şekli sibernetik/bilgisel sermayedir. Bu, endüstriyel, finansal ve ticari kapitalizmin sonu anlamına gelmez, daha ziyade bunların sosyal yeniden üretimin sibernetik tarzına katılımları anlamına gelir. Bu yeni tarz, ilk bakışta sosyal yapılarda hemen hemen anarşik gözüken – Murray Bookchin, Yeşiller, RA. Wilson ve diğer sol ve sağ özgürlükçüler tarafından desteklenmiş bu tarz değişiklikler – kimi değişimlere izin verir. Bu değişiklikler sadece mümkün değil, aynı zamanda sibernetik toplumun etkin yeniden üretimi için muhtemelen gereklidirler. Merkezsizleştirme pek çok sibernetik radikâlin ana sloganıdır. Bu görünüşte anarşik amaç, gerçekte, sibernetik kapitalizm kapsamında, az da olsa anti-otoriter değildir. Sibernetik teknoloji yalnızca otoritenin merkezsizleştirilmesine izin vermez, ayrıca onu destekler. Endüstriyel kapitalizm, toplumu yeniden üreten fiziksel makinede otoritenin giderek varolacağı sürece başladı. Sibernetik teknoloji, sosyal kontrol teknolojilerini boş zaman içersine taşıyarak bu süreci kusursuzlaştırıyor – ev bilgisayarları, video oyunları vesaire. Siberteknolojinin görünüşte bireysel parçacıklarının hepsi – iş yerlerinin, okulların, oyun salonlarının, ve en azından ABD’de, kişisel bilgisayar alamayacak kadar fakir olmayan neredeyse herkesin evlerine nüfuz etmiş – potansiyel olarak birleşmiş, küresel bir ağın parçalarıdır. Bu ağ, otorite ve iktidarın merkezi oluyor. Hem sibernetik makinelerin maddi teknolojisi hem de sibernetik sistemik yapıların sosyal teknolojisini içerir. Maddi mekanizmayı satın almak için çok fakir olanlar, ağın parçası olan sosyal programlara bağımlı yapılarak ağ içersinde kapsanırlar – bu bağımlılık kendi hayatlarını yaratmalarını sağlayacak zorunlu bilgiye erişim eksikliğinden kaynaklanır. Sibernetik tarafından sağlanmış merkezsizleştirme, belirli tekno-anarşistlerin öngörüleriyle kolayca uydurularak endüstriye kadar bile uzatılablir. Bazı şirketler zaten ürünlerinin bir kısmını küçük ev sanayilerinde ürettiriyorlar. Bu şekilde yapılamayan üretim, muhtemelen yalnızca birkaç teknikerin aksaklıkları saptayıp çözümleyici olarak fabrikada hazır bulunacağı şekilde oldukça otomatikleştirilmiş olabilirdi. (Bir keresinde yalnızca dört işçinin olduğu koca bir fabrika görmüştüm.) Bu yüzden sibernetik üretimin görünürdeki merkezsizleştirmesine izin verir. Fakat, elbette, üretimin kendisi sorgusuz kalır. Bunun nedeni sibernetik “merkezsizleştirmenin” bir parça bile anti-otoriter olmayışıdır; yalnızca otoriteyi uzamsal ya da maddi hiçbir merkeze sahip olmayan bir sosyo-teknolojik ağ içersinde merkezler, çünkü ağ merkezin kendisidir ve (neredeyse) heryerdedir. Ve kolaylıkla hayatlarımızın tamamına zorla girebilir.
Görünürdeki merkezsizleştirmeyle birlikte, sibernetik teknoloji göze çarpan “doğrudan” demokrasi olasılığını sunar. Sibernetik teknoloji için ağzının suyu akan anarşistleri ve özgürlükçü solcuları cezbeder görünen şey budur. Bir bilgisayar “sahibi olan” herkes, en azından politik bir şekilde, bir bilgisayar “sahibi olan” diğer herkesle bağlanır. Kimi kişisel bilgisayar biçimleri kapitalist egemenliğin çok daha gelişmiş bölgelerindeki daha fakir insanlar için bile elde edilebilir kılınır, böylece bu, onları bütünüyle siberağa katacaktır. Eğer belirli bir ulustaki herkes bir bilgisayara sahip olsaydı, hayatlarını etkileyen gerçek kararlar alabileceklerine kolayca inandırılabilirlerdi – tüm önemli konularda bilgisayarları aracılığıyla “doğrudan” oy kullanabileceklerdi. Bunun karar ve eylem arasında mümkün olabileceği kadar tam bir ayrılma teşkil edişi açıkçası unutulur. Sibernetik sistemin kendisi, teknolojisinin nihai doğasıyla sorgulanabilen ve sorgulanamaz şeyi kontrol ettiğinden, bu sistemin kendisinin bu şekilde sorgulanamayacağı gerçektir. Sibernetik dil yüksek teknolojili politik bir dildir. Teklif ettiği “doğrudan” demokrasi yalnızca sibernetik toplumu yeniden üretelebilen şeydir. Temsili yok etmez; onu sadece seçilmiş insanlardan alır ve teknolojide toplar. Fakat tüm temsiller gibi, bu teknoloji de bir hükümdar gibi davranacaktır.
Sibernetik teknolojinin arkasındaki ideoloji sistemler analizidir. Sistemler analizi, herşeyin diğer tüm şeyleri etkilediği ilişki ağları ya da sistemleri açısından tüm etkileşimleri anlamaya çabalar. Bu ilişki sistemlerini daha iyi kontrol etmek için onları bilimsel olarak (örn. matematiksel olarak) anlamaya çalışır. Böylece, “süreç” kavramı, emir zincirine karşıt olarak, sibernetik toplumda giderek önemli olur. “Süreç” - “politik olarak doğru” iletişim ve ilişki kurma yöntemleri için kullanılan radikal bir terim - sistemler analiziyle tam yerine oturur. Çünkü süreç, karar alma ilişkilerini ilgili hiç kimseye zorlanmış olduğunu hissettirmeden resmileştirme girişimidir. “Doğru” süreç potansiyel olarak, siberağın herkesi mümkün olduğu kadar bütünüyle kendi içerisine dahil etme yoludur. Süreç, katılmamayı özgürce yapılmış bir seçimden ziyade kurbanlaştırma olarak gözükür kılma eğiliminde bulunarak, katılmamanın aleyhine davranır. “Doğru” süreç arkasındaki ideoloji, bireyin yalnızca grup (mikro seviyede) ya da toplum (makro seviyede) seviyesindeki ilişki sistemi sürecinin bir parçası olduğunu varsayar. Süreç, gruba ve sosyal projelere uygulanmış sistemler analizidir. Etkileşimlerimizdeki siberağ ideolojisinin egemenliğidir. Düzenli olarak, çoğunlukla radikal, ekolojik, feminist ve benzer gruplarda kullanılır. Fakat pek çok şirket, çalışanların sadakâtle şirketin bir parçası olduklarını hissetmelerini sağlamak için tasarladıkları yöntemlerle eski düzen emir zincirleri ile süreci - oybirliği, kolaylaştırma ve benzeri - birleştiriyor. Nihayetinde, genel olarak orta sınıf “radikal” gruplar tarafından yaratılmış “süreç”, sibernetik kontrolün iskeleti içerisine kusursuz biçimde uyan isyankâr eğilimleri kontrol etmek için bir sistem sağlar.
Eğer sibernetik sürecin bir parçası doğru bir şekilde işlemiyorsa, onu cezalandırmazsın; onu tamir etmeye çalışırsın. Sibernetik toplum bağlamında, suçluların ve sapıkların cezalandırılması gittikçe insanlık dışı ve anlamsız görünmeye başlar. Etkin sosyal kontrol, herkesin mümkün olduğu kadar sosyal sisteme bütünüyle katılmış olmasını gerektirir, ve cezalandırma cezalandırılmış olanın sisteme katılması için hiçbir işe yaramaz - çoğunlukla tersini yapar. Bu yüzden toplumdaki en “ilerici” unsurlar sosyal sapkınlık ile başa çıkmak için tedavi edici yaklaşımlar yaratır. Günümüzde, suçlular çoğunlukla terapi dilinin bu bağlamda kullanılmasıyla cezalandırılır. Suçlu olmayan sapkınlık (örn. aşırı alkol kullanımı, “uygunsuz” cinsel davranış, okulda yaramazlık yapmak, “delilik”) bir hastalık olarak nitelendirilme ve “tedavi edilme” eğilimindedir. 12-adım grupları ve yeni-çağ terapilerinin çoğalması tam da bu olgunun bir parçasıdır. Bu grupların çoğu, iddia ettiğin problemlerinle ilgili olarak, oldukça açık bir şekilde, kendi başına hiçbir şey yapamaz; birbirinize iyileşmek - daima ve sürekli olarak - ve toplumun üretken üyeleri olmak için yardım ederek, bağımsız bir yoldaş kurbanlar grubunun parçası olmak zorunda olduğunuzu öğretirler. Zaman zaman, suçlulara bile - özellikle alkollü araç kullanma ya da küçük uyuşturucu suçlarından mahkum edilmiş insanlara - cezalandırma ya da zorunlu terapi arasında bir seçim sunurlur. Sosyal sapkınlığa tedavi edici bir yaklaşım oldukça insani görünür - öyle ki pek çok anarşist tedavi edici ideolojinin bakış açılarını kendi perspektiflerine katmıştır - fakat bu aldatıcıdır. Tedavinin amacı sosyal sapkınları iyi yağlanmış dişliler olarak sosyal makine içerisine yeniden katmaktır. Teknolojiyi ya da vahşiler kavramını, toplum tarafından bütünleştirilmiş bir tarzda kullanılan tümleşik sistemler olarak tanımlar. “Derin ekolojistler” bile yalnızca uygar sosyal sistemlerin ve vahşi “eko-sistemlerin” birleşmesini reddederler, evcilleşmemiş ilişki kurma ve etkileşimin sistematize edilebileceği fikrini reddettikleri için değil, uygar sosyal sistemlerin katılabilirlik açısından “doğal” sistemlerden oldukça saptıklarına (bir tür sosyal kıyameti kaçınılmaz kılarak) inandıkları için. Çoğu şirket çevreyi hızla yok etmeye devam ederken, artık ekoloji hakkında konuşmak oldukça moderndir, ve en ilerlemeci şirketler bile ekolojik olarak hareket etmeyi deniyorlar. Bununla birlikte, bu davranış onların nihai yararınadır. Sermayeyi yaymak için gerekli kaynakları yok edersen sermayeyi nasıl yaratabilirsin? Bu yüzden sibernetik kapitalizm, vahşileri yok etmeden onları evcilleştirmenin, onları siberağın sosyal ağı içerisine katmanın bir aracı olarak ekolojik bir pratiğe doğru eğilim gösterir.
Elbette, bunların hepsi sadece sibernetik sermayenin gelişmesi ve artan iktidarının zorluyor göründüğü eğilimlerdir. Endüstriyel sermayenin eski düzeni hâlâ oldukça kuvvetli. Politik arenada hüküm sürüyor ve bu yüzden bir sosyal egemenlik tarzı olarak hâlâ oldukça önemli. Fakat zeki bir isyan, onun bütünlüğündeki tahakkümü anlamaya gerek duyar, yeni yüzlerini tanımlayabilmeye gerek duyar, böylece asiler kurtuluş olarak tahakkümün yeni bir şeklini kucaklama konusunda aldatılmazlar. Tanıdığım, ekotopyacı, sibernetik, yeşil anarşizmin bazı tarzlarını benimsemiş bireylerin çoğu, tüm kısıtlamalardan özgür olarak yaşama arzularında oldukça samimi görünürler. Fakat sibernetiğin en temel kimi bakış açılarını göz ardı ediyor görünürler. Bilim gibi, sibernetik de kontrol sistemlerinin incelenmesidir. Gerçekte, bu tarz sistemlerin üretimidir, teknolojik ve sosyal olarak – sosyal kontrolün entegre sistemlerinin üretimidir. Sibernetik dilin en sık kullanılan kelimelerinden bazıları bunu belli eder. “Data (Veri)” “verilen şey” anlamına gelen Yunanca bir kelimeden gelir - bu size söylenen, ve basitçe sorgulanmayan bir belittir. Enformasyon (Bilgi) kelimesi gerçekte Latince’de “düzen içerisinde” anlamındadır. Siberağ herhangi bir özgürlük sunmaz, yalnızca asileri “düzen içerisinde” tutmak için özgürlük ilüzyonu yaratır. Sahte-deneyimin, “verilenin”, siberağın dışında hiçbirşey ile bağlantısı olmayan bilgi alemlerini yaratarak, bireylerin kendi deneyimlerine olan güvenlerine ve bireysel deneyimlere zarar verir. Bireyler, giderek, yalnızca siberağ tarafından kendilerine söylenen şeylere güvenir, ve böylece sibernetik topluma bağımlı olur. Bu şekilde, siberağ şu ana kadarki en hakiki totaliter sistem olur - bireyleri hiç kimsenin kendine inanmadığı fakat herkesin siberağa bağımlı olduğu bir durumda kendi evcilleştirmelerinin temsilcileri kılan bütünleştirici süreç ve terapi yöntemlerini kullanarak.
Bu sistemde bir kusur vardır. Evlerinde sibernetik teknolojiyi istemeyenler ya da karşılayamayanların politik haklarını ellerinden alır. Ev bilgisayarları çok fakirler için elde edilebilir olsa bile, pek çok kişinin onları nasıl kullanacaklarını bile öğrenmeye merakları olmayabilir. Politik hakları bütünüyle verilen kişi - bu teknolojilerinin nasıl üretileceğini ve bütünüyle nasıl kullanılacağını bilen teknikerler ve bilimciler – ayrıca herkesi kendi siberağ bilgileri seviyesine getirmeye ilgi duyup duymayacakları oldukça şüphelidir. Bu yüzden, politik hakları ellerinden alınmış olanlar – özellikle kendi iradesiyle alınmış olanlar – hemen hemen tümüyle siberağın dışında kalana değin, giderek daha fazla olma eğiliminde olacaklardır. Siberağın içerisinde eğilim tam kontrol yönündeyken, siberağın dışında eğilim sosyal kontrolün tam çöküşüne doğru olacaktır. Nihayetinde, böyle bir durumda; asi ayaklanma yalnızca ağın dışında mümkün olacaktır.
Günümüzde, bu durum yeni sibernetik düzen ve eski düzen her an bozulabilen bir ateşkese sahip oldukça atlatılmış oluyor. Eski düzen, yeni düzeni yaratan ve yeni düzen tarafından yaratılmış enformasyon teknolojilerine gerek duyar. Ve yeni düzen, eski düzen tarafından üretilmiş daha sert sosyal kontrol araçlarının bazılarından vazgeçmek için henüz yeteri kadar güçlü değildir. Yeni düzen, ayrıca, çokuluslu şirketler gibi eski düzenin daha ilerici unsurlarından bazılarını kendi içerisine katma yolları bulmuştur. Ayrıca siberağın kendi sistemik sosyal kontrol ağları içersinde polisler, hapishaneler ve benzerleri için devamlı kullanımlar bulacağı oldukça olasıdır. Ya da her an bozulabilen ateşkes süresiz devam edebilir. İnsanlar arasındaki gerçek ilişkiler, gerçekte, siberağ ve onun sistem analizcilerinin formüllerine uymadığından, ne olabileceğini tahmin etmenin yolu yoktur. Benim kendi arzum, tüm sosyal kontrol sistemlerinin parçalarına ayrılacağı bir isyandır.
Fakat sibernetik teknoloji post-endüstriyel sermayenin egemen tarzı oluyor. Bu, sermaye, teknoloji, otorite ve toplumun gerçekte tek olacak kadar bütünüyle entegre oldukları bir tarzdır. Ayaklanma, bu bağlamda, sibernete karşı ayaklanma ve bütünüyle topluma karşı ayaklanma anlamına gelir ya da hiçbir anlamı yoktur. Bu, asi için sibernetik teknolojinin gerçekliği ile yüzleşmektir. Asi birey artık toplumun bütününe karşı başkaldırmaktan daha azını yapamaz - gerçek “yeni dünya düzeninin” keskin kenarından başka birşey olmayan “radikal” bakış açılarının tümü içeren toplumun bütününe.
Çeviren: Elfun K.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı BağlantıB'nin Öyküsü - Daniel Quinn
"Her iz tanrının elinde başlar ve tanrının elinde son bulur, ve her iz bir
ömür boyu sürer. Avcı ve av, her ikisi de, karşılaştıklarında birbirlerinin
izlerine katılırlar, ve her ne kadar uzağa fırlatılmış olsa da tanrının
elinden dökülmeyen hiç bir iz yoktur. Tüm yollar sonsuza kadar örülen bir ağ
gibi birlikte uzanır. Senin ve benim yolumuz, böceğin ya da farenin yolundan
daha yüce değildir. Birbirinden ayrılmaz." -Daniel Quinn, B'nin Öyküsü
"Geyik bizim kurbanımız ya da mülkümüz değil - onlar biziz. Yaşam döngüsünde
bir noktada onlar biziz ve döngüdeki diğer bir noktada biz onlarız. Geyikler
iki kere anne ve babandır, çünkü annen ve baban geyiktir. Bugün yaşamını sana
veren geyik, pekala sana anne ve babadır, çünkü eğer öyle olmasaydı sen burada
olmayacaktın." - Daniel Quinn, B'nin Öyküsü
"Dünya kutsal bir yer ve kutsal bir oluşumdur... ve hepimiz onun
parçasıyız." - Daniel Quinn, B'nin Öyküsü
"Dünya bize ait değil, biz ona aitiz. Her zaman öyleydik, her zaman öyle
olacağız. Biz dünyaya aitiz. Bu gezegendeki yaşam topluluğuna aitiz - o bize
ait değil. Bununla ilgili kafamız karıştırıldı, şimdi bu kaydı düzgün
hazırlama zamanı." -Daniel Quinn, Providence
"Animizm özel nedenler için kullanılan pratik ve doktrinler toplamı değildir.
Tüm diğerlerinden ayrılabilen ve izole edilebilen bir hayat görüşü değildir.
Animistler etraflarına karşı dinsel bir bakışa sahip olan insanlar gibi bir
dine sahip insanlar değildir." -Daniel Quinn, Providence
"Asla Tanrı (ya da demeyi tercih ettiğim gibi, tanrılar) tarafından hüsrana
uğratılmadım. Çünkü asla diğerlerine karşı tanrıların benim tarafımı
tutmalarını ummadım. Eğer gribe yakanırsam, hayatını bedenimde devam
ettiren virüse karşı tanrıların benim tarafımı tutmasını ummam.
Afrika'ya seyahat edersem, boynumdan beslenmek (ve kazara bana sıtma
bulaştırmak) üzere olan bir sivrisineği tanrıların öldürmesini ummam.
New Mexico dağlarında bir yaban kedisi bana saldırırsa, tanrıların onu
öldürmem için bana yardım etmesini ummam. Okyanusta yüzüyorsam,
tanrıların köpek balıklarını uzaklaştırmasını ummam. Tanrıların virüsler,
köpekbalıkları, yaban kedileri, sivrisinekler veya diğer canlılardan beni (ya
da diğer bir insanı) kayırması yanılsamasına sahip değilim. Ve eğer beni bir
böcekten ya da mantardan daha fazla ayrıcalığa sahip değilsem, o halde neden
başka bir insandan daha fazla ayrıcalığa sahip olayım? Eğer bir arkadaşım
rastgele bir terörist şiddet eyleminde öldürürlürse, bunun için tanrıları
suçlamayacağım. Bana göre, bu anlamsız. Ve kesinlikle tanrıların beni toprak
kaymalarından, yıldırımlardan veya yanan binalardan koruması için fizik
yasalarını askıya almasını ummuyorum." -Daniel Quinn, Providence
"Animizm, çevreci bando arabasına binmek için acele etmeye gerek duymayan tek
dünya dinidir. Animizm, bando arabası Alanlar arasında gürültüyle ilerlemeye
başlamadan çok çok önceleri oradaydı." -Daniel Quinn, Providence
"Eğer yarın uyanır ve o gecenin, dünyadan tüm dini anlaşmazlıkları tamamen yok
eden, insanlığın evrensel olarak kabul ettiği yeni, yaşamsal bir din
getirdiğini öğrenirsek, bu tarihteki en büyük mucizelerden biri ve ruhsal
gelişimimizin tarihindeki en büyük mucize sayılacaktır. Bir zamanlar bu
gezegende böyle bir din vardı. Herkes az ya da çok bu gerçeğin farkındaydı,
fakat kimse - hiçbir şekilde kimse - bunun mucizevi veya olağanüstü olduğunu
hiçbir zaman öne sürmedi. Kimse bu evrensel dinin en ufak geçerlilik iddiası
olabileceğini bile öne sürmedi. Elbette, bu bizim dinlerimizden biri değildi.
Bu, Bırakanların diniydi (dinidir), ve bu nedenle hiçbir şekilde bir din
olarak hesaba katılarak değerlendirilmez, sadece bir öndindir, insanların
Alanlar arasında bu tarz ölüm saçan gayretlerine yol açan aydınlanmış ve
gelişmiş dinlere ulaşmak için geçmesi gerektiği ilkel bir evrimsel
aşamadır." -Daniel Quinn, Providence
"İzlerinin, tanrının elinde sonsuza kadar örülen ağın bir ipliği olduğunu
unutma. Tarladaki farenin, dağdaki kartalın, sudaki yengecin, kayası
altındaki kertenkelenin izleriyle bağlıdır. Binlerce kilometre uzakta yere
düşen bir yaprak yaşamına dokunur. Ayağının topraktaki izi binlerce kuşak
boyunca hissedilir." -Daniel Quinn, Adem'in Öyküsü
"Tüm yollar tanrının elinde sonsuza kadar örülen bir ağ gibi uzanır, ve senin
ve benim izlerimiz böceğin veya sincabın veya serçeninkilerden daha önemli
veya daha önemsiz değildir. Hepsi bir aradadır." -Daniel Quinn, Adem'in Öyküsü
"Yolculuğumuzu diğerleriyle birlikte yaparız; geyik, tavşan, bizon, ve
bıldırcın önümüzden yürür, ve aslan, kartal, kurt, akbaba, ve sırtlan
arkamızdan yürür. Tüm yollarımız tanrının elinde hep birlikte uzanır ve
hiçbiri bir diğerinden daha geniş veya bir diğerinden daha ayrıcalıklı
değildir. Ayaklarının altında sürünen solucan en az senin kadar tanrının
elinde yolculuğunu gerçekleştiriyor." -Daniel Quinn, Adem'in Öyküsü
"Görüyorsun, hepsi tek bir şey. Bir şey: insan ve bizon. Bir şey: ot ve
çekirge. Bir şey: çekirge ve serçe. Bir şey: tilki ve akbaba. Bir şey...ve
onun adı...ateş." -Daniel Quinn, The Man Who Grew Young
"Animist bakış açısında, insanlar kutsal bir yere aittirler çünkü kendileri
de kutsaldır. Özel bir tarzda kutsal değil, diğer herşeyden daha kutsal
değil, fakat sadece başka her şey kadar kutsal - bizon veya somon balığı veya
karga veya cırcırböceği veya ayı veya ayçiçeği kadar kutsal. -Daniel
Quinn, "Our Religions: Are they the Religions of Humanity Itself?"
"Animizm bir inanç değil bir dünya görüşüdür: Dünya kutsal bir yerdir ve biz
de onun bir parçasıyız. Bu ifadenin gerçekliği mesele değildir. Dünya kutsal
bir yer olduğunu söylemek, gerçekler hakkında değil değerler hakkında bir
ifadede bulunmaktır. "Kutsal" diyerek neyi kastettiğin bir ifadedir,
tıpkı "para mutluluğu satın alamaz" ifadesinde "mutluluk" diyerek neyi
kastettiğiniz gibi. Çok basitçe söylemek gerekirse, animizm bir inanç sistemi
değil, bir değer sistemidir. -Daniel Quinn (Ishmael Community Q & A)
Meselemi Hiç'e Bıraktım
Max Stirner
Nedir benim olması gereken! Öncelikle iyinin meselesi, sonra Tanrı'nın, insanlığın, gerçeğin, özgürlüğün, hümanizmin ve adaletin; dahası halkımın, kralımın, anavatanımın; ve nihayet tinin ve binlercesinin. Sadece benim meselem asla benim olmamalıdır. "Yuh be, egoiste bakın, sadece kendini düşünüyor!"
Meseleleri için çalışmamızı gerekli bulan, hatta canımızı feda etmemizi ve meselelerine hayranlık duymamızı bizden bekleyenlerin kendi meselelerini nasıl gerçekleştirdiklerine bakalım bir kez de.
Tanrı hakkında köklüce şeyler müjdelemekte olan sizler binlerce yıl "tanrısallığı derinliklerine kadar incelediniz"; ve Tanrı kalbine kadar uzanan sizler, meselesine hizmet etmekle vazifelendirildiğimiz o "Tanrı'nın kendi meselesini" nasıl icra ettiğini pekala bize açıklayabilirsiniz. Ve yaptıklarını da gizlemezsiniz. Neymiş peki Tanrı'nın meselesi? Bize buyurduğu gibi yabancı bir meseleye mi tabidir, sevgi ve gerçeği kendisine maletmiş midir? Burada bir yanlış anlama söz konusudur, buysa sizi çıldırtıyor; Tanrı meselesinin sevgi ve gerçek olduğunu, dolayısıyla sevgi ve gerçeğin Tanrı için yabancı bir mesele olamayacağını öğretmektesiniz. Tanrı'nın yabancı bir işi kendine meslek etmiş olduğu varsayımı, dolayısıyla bizim gibi zavallı karıncalarla benzeş olması sizi çıldırtıyor. "Tanrı gerçek demek olmasaydı gerçeğe sahip çıkar mıydı"? Tanrı sadece kendinden yana yontuyor, çünkü o bir bütünlüktür, dolayısıyla her şey onun meselesidir! Biz ama, biz bir bütünlük değiliz, dolayısıyla bizim meselemiz küçücük ve aşağılık bir iştir; işte bu nedenle de "yüce bir meseleye hizmet etmek zorundayız". Şurası açıktırki, Tanrı'yı sadece Tanrı ilgilendiriyor, onun meşguliyeti sadece kendisidir, sadece kendisini düşünüyor ve kendi gözünde yine sadece kendisi var; vay haline Tanrı'yı tatmin etmeyene. O, kendinden üstün herhangi bir varlığa hizmet etmiyor ve sadece kendisini tatmin ediyor. Onun meselesi tam anlamıyla egoist bir meseledir.
![]()
Kendi meselesini bizim meselemizmiş gibi gösteren ve bizim çıkarlarımızdan dem vuran herkese tüm meselesinin sadece kendisinde düğümlendiğini açıklamama gerek yok. Bir kez olsun diğer kavramları da gözden geçirin. Hakikat, özgürlük, hümanizm, adalet, sizden kendilerine hayran olmanız ve hizmet etmeniz dışında başka bir şey istiyorlar mı?
Tüm bunlar sizden gayretle boyun eğmenizi bekliyor. Sadık yurtseverlerce savunulan şu halka bakın bir kez de. Halk için kanlı savaşlarda ölen ya da açlık ve sefaleti göze alarak savaşan yurtseverler, halkı ne derece ilgilendiriyor? Halk onların bok yığınına dönüşen cesetleri arasında "yeşeren halk" oluyor! Bireyler, "halkın büyük meselesi için" ölürken, halk onlara arkalarından teşekkür yolluyor ve kadavralarından kendine kàr payı çıkarıyor. Buna ben okkalı bir egoizm derim.
Şimdi de "Benim" dediği şeyleri şefkatle koruyan sultana bakalım. Sultan tam bir özgeci değil midir ve onun olan şeyler için yaşamını daima adamamış mıdır? Evet, "onun olanlar" için, tabii. Sen ona değil, kendine ait olduğunu göstermeye çalış ve bunu bir kez olsun dene: onun egoizmini reddetmekle zindanı boylayabilirsin. Sultanın meselesi kendisidir: o bir bütünlüktür ve kendisi için biriciktir ve "onun" olmak istemeyen birini tahammül edemez.
Bu parlak önerilerden egoistin çok daha iyi hareket ettiğini anlayamıyor musunuz? Ben, kendi adıma bundan bir ders alıyor ve bu büyük egoistlere özgeci davranıp hizmet edeceğime, kendim egoist oluyorum.
Tanrı'nın da, insanlığın da işi kendilerine dayanmaktadır, kendileridir. Benim meselem de benim. Tanrı gibi her şey ve hiçim, biriciğim.
Eğer Tanrı ve insanlık, sizlerin de doğruladığı gibi, bir bütünlük iseler, benim de onlardan eksik bir yanım yok ve "boş" olduğuma dair bir şikayetim de yok. Ben hiçim derken, boş olduğumu söylemiyorum, bizzat yaratıcı bir hiçim, bir yaratıcı olarak her şeyi yaratan bir hiç.
Tepeden tırnağa kadar benim olmayan her işe uğurlar olsun! Sizce benim işim en azından "iyi bir iş" olmalıdır? Nedir iyi iş, kötü iş! İşim demek zaten ben demek'im. Ve ben ne iyiyim, ne de kötü. İyinin de kötünün de benim için hiçbir anlamı yoktur.
Tanrı'nın işi, insanlığın işi, gerçeğin işi, iyinin işi, doğrunun işi, özgürlüğün işi ve daha niceleri. Bunların hiçbiri benim işim değildir, benim işim sadece benim olandır ve o genel değil, biriciktir, benim gibi.
Hiçbir şey benden üstün değildir!
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
RADİKAL HAYVAN HAKLARI AKTİVİZMİ : ALF
68’lerin özgürlükçü mücadele dalgasının geri çekilmesi tüm dünyada, kitlesel öğrenci militanlığının sona ermesi dışında irili ufaklı pek çok farklı eğilimden hareketin yeşermesi sonucunu da doğurdu. Küçük şehir gerillası ekiplerinden Yeşiller Partisi deneyimine kadar çeşitli perspektiften arayışlar kendi örgütlenmelerini inşa etme yolundaki faaliyetleriyle dönemin etkin siyasi figürleri olarak arenaya çıkıyordu artık.
Hayvan hakları hareketi de aynı yıllarda Avrupa ve ABD’nin birçok yerinde kendi şiarlarıyla bağımsız bir güç olarak varlığını perçinlemeye başlar. Genel kitlesel hareketlerin içinden ‘kadın talepleri ve dili’ ekseninde özerkleşen feministlerin duruşlarına benzer bir yönelim, hayvan hakları aktivistlerini de yeni, makro alanların içine hapsolmayan özgün bir eyleyiş doğrultusunda etkiliyordu. Bu uğurda hayvan hakları ekseni, başlı başına bir politika yapma zemini olarak işlev kazanmaya başladı. İngiltere’de kurumlaşmış bir geleneğe dayanan avcılığı engellemek için çalışmalar yapan aktivistler, yasal çalışmalarının uğradığı baskı ve saldırılar karşısında yasalarla kısıtlanmayan eylemleri 1970’lerde benimsemeye başlar. Çeşitli sabotaj grupları, hayvanları sömüren sektörlere ve mallarına yönelik eylemlere o yıllarda giriştiler. Band of Mercy adlı av sabotaj grubu, kundaklama alanında etkili işler yapmaya girer ve bu süreç iki üyelerinin 1974’te tutuklanmasına kadar varır. ( Bu dönemde tutuklanan Cliff Goodman, polisle işbirliği yaparak grubun sırlarını deşifre etmesi sonucu hayvan hakları hareketinin ilk muhbiri ‘ünvanını’ elinde bulunduruyor! )
Bu tutuklama furyası muhbirlik dışında da birtakım sonuçlar yaratacaktı tabii; hapisten daha da motive olmuş biçimde çıkan Ronnie Lee, 1976 yılında Hayvan Kurtuluş Cephesi (ALF) adını verdiği militan eylemci bir örgütü kurarak devlete meydan okuyordu. ALF, hayvanları deney laboratuarlarından kurtarmak, kötü muameleye maruz kaldıkları yerlerden kaçırarak doğal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerlere yerleştirmek gibi eylemleriyle bir anda radikal hayvan hakları aktivistleri arasında müthiş bir çekicilik kazandı. ABD’de ilk ALF hücresi 1982 yılında kurulur ve aynı yıl Howard Üniversite’sine düzenledikleri baskınla deneylerde sakat bıraktırılmış yirmi dört kediyi özgürlüğüne kavuşturur.
ALF, merkezsiz ve hiyerarşik organlara sahip olmayan özerk örgütlenme modeliyle, kendi ilkelerine uyan her eylem grubunun ALF adıyla eylem düzenlemesine uygun yapısıyla yirmiyi aşkın ülkede faaliyet sürdürmekte günümüzde. Doğrudan eylemi benimseyen otonom eylemci grupların özgürlükçü ilkeleri ALF’e, geleneksel sınıfsal muhalefet odaklarından soğumuş gençler için müthiş bir çekicilik kazandırıyor. Modernizmin büyük anlatıları ekseninde şekillenen pozitivist anti-kapitalist odakların yaşamın ve doğanın çeşitliliğine yönelik politika üretemeyişi, böylesi duyarlılıkların ALF benzeri parçaya – salt hayvan hakları gibi- yoğunlaşan hareketlerin kanalına akması sonucunu yaratıyor.
AÇLIK GREVİNDE HAYATINI KAYBEDEN EYLEMCİ: BARRY HORNE
Hayvan deneylerinin yapıldığı laboratuarlara patlayıcı madde yerleştirmekten on sekiz yıla mahkum olan Britanyalı aktivist Barry Horne (1952 -2001), hapiste başladığı bir dizi açlık grevinin ardından karaciğer yetmezliğinden 2001’de hayatını kaybederek bu mücadelenin en önemli sembolü oldu. Horne’un açlık grevi eyleminin amacı Britanya hükümetini hayvan deneyleriyle ilgili soruşturma başlatmaya zorlamaktı. İşçi Partisi iktidara gelirken verdiği soruşturma sözüne rağmen pratikte bu konuda hiçbir adım atmayarak Horne’un ölümünün sorumluluğunu taşımaktadır.
Horne’un cenazesinde hayvan hakları aktivistleri “ İşçi Partisi öldü, Barry öldü” yazılı bayraklar taşıdılar. Basın, Horne’un eylemlerinde hiçbir insana zarar vermemiş olduğu halde açlık grevi süreci boyunca düşmanca bir tavır sergiledi. Horne’a ‘terörist’ yaftasını yapıştırmaktan çekinmeyen basın organları, öldüğünde bile “ Hayattayken hiç kimseydi, kundakçı olmuş bir çöpçü… Öldüğündeyse, Britanya’nın gelmiş geçmiş en başarılı terör grubunun, hayvan hakları hareketinin ilk şehidi olma mertebesine yükseldi.” şeklinde yazmaktan çekinmediler. ( Kevin Toolis, The Guardian)
BAZI ALF TUTSAKLARI
Christopher McIntosh: McDonalds şubesini kundaklamaktan sekiz yıl ceza aldı. ( 30512-013, USP Hazelton, U.S. Penitentiary, P.O. BOX 2000, Bruce Mills, WV 26525, ABD)
Jon Ablewhite : Deneylerde kullanılmak üzere laboratuarlara domuz tedarik eden bir çiftçiye şantaj yaptığı gerekçesiyle on iki yıla mahkum oldu. ( TB4885, HMP Nottingham, NG5 3AG, İngiltere)
Sarah Gisborne :Huntingdon Life Science laboratuarında çalışanlara ait sekiz araca zarar vermekten beş yıl hapse mahkum edildi. ( LT5393, HMP Cookham Wood, Rochester, Kent , ME1 3UL, İngiltere )
Peter Young: Altı kürk çiftliğinde hapis tutulan mink ve tilkileri serbest bırakmaktan iki yıl ceza aldı. ( Peter Young Support Fund 740A 14th St.237 San Francisco, CA 94114)
ALF HEDEF VE İLKELERİ ( Kutu-kutu-kutu)
Hayvanları, deney laboratuarları, sınai çiftlikler, kürk çiftlikleri gibi kötü muameleye maruz kaldıkları yerlerden kaçırıp acı çekmeden,doğal ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yerlere yerleştirmek.
Hayvanları sömürerek ve onlara kötü muamele ederek kar elde eden kurumlara yönelik ekonomik sabotaj eylemleri gerçekleştirmek.
Şiddet içermeyen eylemlerle ve özgürleştirme faaliyetleriyle, kapalı kapılar ardında hayvanlara yapılan işkenceleri ifşa etmek.
İnsan ya da insandışı olsun hiçbir hayvana zarar gelmemesi için gereken bütün önlemleri almak.
Vejetaryen ya da vegan olan ve ALF ilkelerine uygun eylemler gerçekleştiren her kişi ya da grup kendini ALF’nin parçası olarak tanımlama hakkına sahiptir.
Sisteme ‘yaralanacağı yerden vuran’ eylemci :KACZYNS
Gökhan Gençay
1996 yılına kadar 18 yıl hedefi olarak belirlediği kurumlara gönderdiği bombalı paketler nedeniyle aldığı ömür boyu hapis mahkumiyetini ABD zindanlarında tecrit altında çeken Thedore Kaczynski’ye (nam-ı diğer Unabomber) yönelik bir bellek tazelemesine girişiyoruz ‘hapishanedekilere’ yakın plan bakış temalı sayfamızda. ( Meraklısına not:Unabomber, ABD istihbarat teşkilatlarının bombalı eylemler düzenleyen kimliğini tespit edemedikleri eylemcilere verdikleri isimdir.)
T. Kaczynski, Harvard Üniversite’sinden mezun olmuş dahi bir matematik profesörü. Senelerce ABD’nin çeşitli üniversitelerinde çalıştıktan sonra bir anda akademik ortamlardan çekilerek Montana’da bir orman kulübesinde yaşamaya başlamış, “ teknoloji dünyanın mevcut durumundan sorumludur ve dünyanın gelecekteki gelişimini kontrol edecektir. Bu yüzden ortadan kaldırılmalıdır.” şeklinde özetlenebilecek düşünsel evriminin tutarlı ve samimi biçimde gereğini yapmaya koyulmuştu. Bu uygarlıktan ve insanlardan uzak derviş misali yaşantısı, tekno-endüstriyel sistem karşıtı eylemlerin faili olduğu oldukça trajik biçimde ortaya çıktığında tüm dünyanın şaşkınlıkla yoğunlaşmış ilgisini üstüne çektiğinde başka bir şekle bürünecekti.
Kaczynski’nin ilkelerine birebir sadakatle inşa ettiği mücadelesine gizemli bir eylemci olarak devam ederken, yakalanmasına yol açan tekno-endüstriyel sistem karşıtı manifestosunun Washington Post gazetesinde yayımlanma hadisesiyle profesyonel biçimde seçtiği hedefleri bombalayarak imha eden romantik imajı bir anda allak bullak olacaktı. 19. yüzyıl anarşist figürlerine yaraşan bir karizma ve kararlılık halinin günümüzdeki yansımasını sembolize eden Kaczynski, Washington Post’a yayımlanmadığı koşullarda çeşitli noktalara bombalı saldırılarını sürdüreceği tehditiyle yolladığı manifestosu - çaresiz kalan FBI ve federal savcı tarafından mecburiyetten onaylanarak - 19 Eylül 1995 günü gazetede çıkarken kendisi için zor zamanların başlayacağını muhtemelen hiç hesaba katmamıştı.
Doğadaki tüm canlılar için asıl tehlikeyi ifade eden endüstriyel kurumlaşmanın toptan yok edilmesi gerektiğini güçlü bir sesle haykıran manifesto, tüm dünyada yankılar yarattı ve çeşitli dillere çevrildi. Ancak bu popülarite Shakespear trajedilerine yaraşan bir deşifre olma ve yakalanmanın da yolunu açacaktı. Washington Post’taki manifestoyu okuyan Kaczynski’nin kardeşi David, metnin içerdiği fikirler ve kullanılan üslubun yıllardır münzevi bir hayat süren abisi Thedore’un kendisine yolladığı mektuplardaki üslup ve içerikle benzerliğini fark eder, ve bu düşüncesini FBI’yla paylaşmaktan imtina etmeyen bir kardeş olarak David, abisinin Unabomber olabileceğini ihbar ederek Kaczynski’nin kulübesini devlete deşifre etmiş oluyordu.
17 Nisan 1996 günü tüm gazete ve TV’ler yıllardır eylemleriyle ve düşünsel cevherler barındıran metinleriyle dünyayı sarsan Unabomber’ın yakalandığını duyuruyordu. Bir efsane daha küresel propaganda araçlarının dedikodu ağlarının eline malzeme olarak sunulmuştu böylelikle. Kaczynski’nin yakalanma süreci kadar davası da gündemi uzun bir süre meşgul etti. Kendisi hakkında ‘akli dengesi bozuk’ temalı bir savunma düzenleyen avukatını kararlı biçimde azleden Kaczynski, mahkemesi süresince de manifestosunu vareden düşüncelerinden bir adım geri atmadı. Bir yandan da Unabomber olduğu yolundaki tüm iddiaları reddetti.
ABD usülü ‘gösteri demokrasisi’ böylesi bir davada da yine kendine özgü sirk atmosferini yaratarak Kaczynski’ye verilecek ceza konusunda telefon hatları açtı o günlerde. ‘Asılmalı mı, asılmamalı mı’ şeklindeki soruya telefonla yanıt verenlerin çoğunun çeşitli aygıtlarla üzerlerine akıtılan onca propagandaya rağmen ‘asılmamalı’ seçeneğinde karar kılması da o dönemin hatırlarda kalan ilginç bir ayrıntısıdır.
“ Tekno-endüstriyel sistem, sözde ‘demokratik’ yapısı ve sonuçtaki esnekliğine bağlı olarak, olağanüstü derecede dayanıklıdır. ‘Demokratik’ sistemde, toplumsal gerilim ve direniş tehlikeli bir şekilde inşa edildiğinde, sistem bu gerilimleri güvenli bir seviyeye çekmek için yeterince esner ve uzlaşır.
Bu yüzden, sisteme yaralanacağı yerden vurmak için, sistemin geri tepmeyeceği, sonuna kadar savaşacağı konular seçmek zorundasınız. Çünkü ihtiyacınız olan, sistemle uzlaşmak değil, ölüm kalım mücadelesidir.” diyerek ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi gibi günümüz toplumsal aktivistinin gündemini teşkil eden sorunlara karşı verilen mücadelerin eninde sonunda sistemi esneterek, içeriden eklemleneceğini ileri süren Kaczynski , bireyci temelde algılanmaya fazlasıyla müsait radikal sistem karşıtı düşüncelerini hapishaneden de zenginleştirmeye devam ediyor.
Destek ve mektuplaşmak için adres: Ted Kaczynski (04475-046), US Pen- admin Max Facility, PO Box 8500, Florence Colarado 81226, USA
Kutu- kutu- kutu
- “ Herhangi bir çatışma biçiminde, eğer kazanmak istiyorsanız, düşmanınızın yaralanacağı yerine vurmanız gerekir.
…. Birisi size yumruk attığında, kendinizi onun yumruğuna vurarak savunamazsınız, çünkü onu bu yolla yaralayamazsınız. Kavgayı kazanmak için yaralanacağı yere vurmanız gerekir. Bu da demektir ki, yumruğun ardına geçmeli ve o kişinin bedeninin duyarlı ve zayıf yerlerine vurmalısınız. “
Kaczyinski’ye göre vurulması gereken hayati organlar:
Elektrik endüstrisi
İletişim endüstrisi
Bilgisayar endüstrisi
Propaganda endüstrisi
Biyoteknoloji endüstrisi
Tüm bunların sistemin esas değerleriyle bağdaşmayan radikal tekno-endüstriyel yapı karşıtı sonuçlar doğurmaya muktedir yegane alternatifler olduğunu savunuyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı