Uyumsuzlar
bundan sonraki yazılar
http://karaisyan.blogspot.com da yayınlanacaktır...
Devriye gezen polisin vurulmasını devlet mi planladı?
Devriye gezen polisin vurulmasını devlet mi planladı?
5 OCAK 2009 PAZARTESİ
atina indymedia da devriye gezen bir polisin atina’nın eksarhia semtinde vurulmasının ardından yayımlanan bir yazının tercümesidir. Bu metin geniş anarşist ve antagonist eylemcilerin düşüncelerini yansıttığı için önemlidir: yunanistan hükümeti sahneye en eski ve en kirli oyuncularını sürüyor gibi görünmekte, bir kez daha saldırmakta. Şanslıyız çünkü hareketimiz en önemli hazinelerden birine sahip toplumsal hafıza. Amerika’da cointelpro, italya’da baskı, ve buralardaysa yanlız silahlı adam ateşi, nereden değil nereye ateş edildiği önemli her grup savunmaya geçti. Unutmayacağız, affetmiyeceğiz ve küçümsenemeyiz…
5 ocak 2009 tarihinde gece 3 te, atina’nın eksarhia semtinde kültür bakanlığı önünde nöbet tutan polislere ateş açıldı. 20 den fazla kurşun kovanı ve bir el bombasının bulunduğu söyleniyor. Bir polis yaralandı, göğsünden vurulan polisin kurşunun cep telefonuna çarparak yavaşlaması sayesinde kurtulduğu söyleniyor.
Ilk düşünce hareketimize katılan hiç bir grubun, en ileri şehir gerillası taktiklerini benimsese bile (fiilen polis işgalinde olan)eksarhia bölgesinde böyle bir eylem gerçekleştiremeyeceği oldu. Bu yüzden, büyük medyanın, politikacıları n ve takpçilerinin polisin acilen harekete geçmesi yönünde bir atmosfer yaratması tesadüfi değildir. Tabii ki böyle bir olasılığı tesadüfi karşılayamayız özellikle de bir kaç gün once (polis aracına ateş açılması -tercüman) Zografou da üniversite kampüsünde meydana gelen olay yüzünden. Devlet iki dudağı arasındaki medya aracılığıyla kamuoyunu polise karşı girişilecek bu tarz ‘eylem’lere karşı hazırlamıştı. Saldırı yerinin kendisi de (eksarhia kültür bakanlığının önü) reçeteyi önümüze sunmakta: bu kadar sıkı gözetlenen bir yerde olması saldırganların doğrudan devletle ilişkili olduğunu gösteriyor.
Hiç şüphe etmeden bu kişilerin kendilerinden birini vurduklarını söyleyebiliriz –şu konuda yeniden düşünmeye gerek yok: hayat onlara hiç bir şey ifade etmiyor. Eylemleri gösteriyor ki amaçları Alexis Grigoropoulos’un soğukkanlılıkla vurulmasına karşı oluşan tepkilere gösterilen sempatiyi yok etnek istiyorlar. Ayrıca şüphesiz ki her yütlü direnişi ezmek ve sokaklara korku yaymak istiyorlar. Şu andaki koşullarda hiç bir silahlı devrimci örgütün seçmeyeceği Eksarhia’nın seçimi, toplumun aklında bütün gerekli bağlantıları oluşturuyor: bu polislerin ve hakimlerin her türlü şiddet hareketini meşru kılıyor. Bu kriz ve işsizlik ortamında tam da ihtiyaç duydukları da buydu. Şimdiden 75 tutuklama yapıldı, Eksarhia’da yaşayanlara ve oradan geçenlere karşı saldırılar başladı, ev baskınları haberleri de geliyor –nasılda denk geldi. Garip günler gelmekte, devlet kontrolünü kaybetmişti ve şimdi büyük bir şiddetle – ki şiddet monopolü devlette- geri dönmekte. Orantısız bir güç kullanılıyor, taş ve moloflara karşı tonlarca kimyasal gaz, mermiler (plastic ve normal) askeri eğitim almış tam teçhizatlı birlikler tarafından vahşice salsırıldı.
Hükümetin sağa dönüşünün (şimdiye kadar sağda idi, tutucu özünü aşırı sağa çekti, ve baskı taktiklerini yoğunlaştırdı ve sertleştirdi) karşılanması ve geri çevrilmesinin tek yolu devlet baskısına karşı aynı anda birçok gösteri düzenlenmesidir. Cevaplar sokakta çatışmalar, kitlesel birikatlarla verilebilir sadece. Politik olarak insanlara kendi efendileri olduğunun anlatılması ve onların politik partilerin baskılarına karşı örgütlenmesi gerekiyor. Devlete ve kepitalizme karşı örgütlenerek mücadele etmeye ikna edilmeliler. Eylemlerimizi abartmadan yine de geleceğe inancımızla özörgütlü toplantılarda fikirlerimizi paylaşarak ve birbirimize eylemler önererek aşşağıdan örgütlenerek insanları görünür kılmalı ve geleceği birlikte adım adım kurmalıyız aynı aralık devriminde yaptığımız gibi.
Başka şansımız yok –aksi takdirde teker teker ezecekler bizleri
Bir kere daha ispat ettiler vicdansız olduklarını
İsyanı Doğru Okuyabilmek İçin Notlar
Antik dönemden beri tarihsel planda küresel kültürel birikimin olumlu veya olumsuz birçok unsurunun arkeolojik temelinin mayalandığı topraklar, son günlerde göz kamaştırıcı bir yıkıcılıkla parıldayan bir isyanla gündeme yerleşti. Felsefenin, demokrasinin, kentin ve mitolojinin anayurdu olarak ortalama ‘medeniyetperverlerin’ bilincinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan Yunanistan, bu sefer tüm dünyaya anarşinin de Helen etimolojisine sahip bir sözcük olduğunu hatırlattı. Öyle ki; Yunanistan isyancı hareketini, ve o hareketin en yaratıcı, canlı ve atak kesimini temsil eden anarşistlerin Yunanistan’daki imrendirici geleneklerini bilmeyen, konuya vakıf olmayanlar, 6 Aralık’ta polislerin on altı yaşındaki anarşist Aleksi’yi öldürmesinin ardından patlayan ve gün geçtikçe yerel/küresel çapta dalga dalga gelişen isyanı şaşkınlıkla anlamlandırmaya çalışıyorlar. Özellikle yaşadığımız toprakların entelijansiyası; gazetecisi, akademisyeni, geleneksel solcusu ve kanaat önderiyle, topyekûn bu isyancı dinamiği analiz etmeye soyunuyor son günlerde. Ancak bu analiz çabaları öyle ucube noktalara ulaşıyor ki, sapla samanın karıştırılmasını vakayı adiyeden sayarak ehven-i şer bağlamında -naif ölçütlerde olduğu müddetçe- bu karmaşayı makbul karşılayacağımız bir ortalama düzeyin varlığından söz edebiliriz doğrusu. Çünkü mevzu gayet derin ve yüzeysel yargıların altını oyacak bir aktif dinamiği içeriyor. Hatta, coğrafi olarak burnumuzun dibinde olarak tarif edeceğimiz koordinatlarda yer alan Yunanistan, -ne ilginçtir ki- sıra sistem karşıtlarının, isyancıların refleksleri ve kültürel değer yargıları düzleminde bir kıyasa geldiğinde, yaşadığımız topraklara bir hayli uzak görünüyor. Bu uzaklığa ve bu uzaklığın sorumlularına yönelik kısa birkaç kelam etmeden önce anaakım iletişim organlarından üzerimize püskürtülen tespitleri hatırlamak faydalı olacak gibi. Çünkü bu saydığımız aktörlerin ekseriyetinin niyeti, mevcut durum üzerine hakiki bir inceleme yapmak, ve ardından bu doğrultuda pozitif derslerle kendini zenginleştirmek motivasyonundan şekillenmiyor; tam tersine, çabalarının örtülü içeriğinde ağırlıklı olarak, fiilen pratikte yaşanan süreci kendi meşreplerine uydurma kaygısı öne çıkıyor maalesef. -Mahşerin üç atlısı- Yunanistan isyanına yönelik analizlerde, okuma/algılama çabalarında -kendi içlerinde daha geniş alt gruplar da barındıran- kabaca üç manipülatif ana grup mevcut: Bunlardan birincisi, gelişen olayların, polis şiddetine karşı sivil toplumun demokratik tepkisi ekseninde şekillendiğini ve bu noktadan meseleye yaklaşıp “aşırı unsurlar” (siz anarşistler diye okuyun bunu) bir tarafa bırakıldığında parlamenter demokrasinin derinleştirmesi için kurumsal potansiyellerin mevcut olduğunu ifade edenlerden oluşuyor. Bu tayfanın genelde AB taraftarlığı ve liberallik ekseninde bir ideolojik duruşu olduğundan, ne şiş yansın ne de kebap misali, bir yandan Aleksi’yi vuran polislerin sembolize ettiği şiddetin keyfiyetine karşı demokratik reformları savunurlarken, bir yandan da polise, devlete, şirketlere karşı meşru bir öfkeyle başkaldıran insanlara itidal tavsiyesinde bulunabiliyorlar. Kısacası, liberal kurumları ve kurulu sistemi muhafaza etme söz konusu olduğunda kaba şiddet araçlarını değil sistemin eldiven takmış güler yüzlü yumruğunu demokratik kazanım ufuklarının en uç sınırına yerleştirenlerin tekmili birden bu kümede sıralanıyorlar diyebiliriz. İkinci grupta ise tüm renk ve çeşitliliğiyle geleneksel solcular mevcut. Stalinistinden reformistine, Troçkistinden Maoucusuna kadar tüm hiyerarşik/homojen sol anlayışa mensup özneler, nüanslarda ayrılsalar da, Yunanistan isyanına ve isyancılarına kendi arkaik programatik amentüleri ekseninde bakmaya devam ediyorlar. Hareketin kendiliğindenliğini, doğrudan demokrasi ve doğrudan eylem içeren özünü, otonom karakterini, özgürlükçü ağlara dayanan örgütlenme kapasitesini; yani asıl ayırt edici öğelerini eksiklik ve zaaf olarak niteleyip, klasik bir “halk kalkışmasının” tezahürü olarak sahiplendikleri isyana içkin asıl değerleri alttan altta görünmez kılma kaygısında ortaklaşıyorlar. Bu gruptakiler de halkın sokaklara taşan eylemini överken, hareketin bütünsel ölçekte teorik planda alışık oldukları gibi parti önderliğinde iktidar perspektifi taşımayan doğasının kendi reel varoluşlarına aykırılığını açıklayabilme, anlamlandırabilme telaşı içindeler aslında. Bu çabanın mantıklı sonucu olarak da, Yunanistan isyanını coşkuyla selamlayan metinlerinde bile, o isyanın erdeminin, sahip olduğu otonomist gelenek olduğunu kabullenmekten ısrarla imtina ediyorlar. Tarihsel hatıralar babında açtıkları, 2. Dünya Savaşı’nda çarpışan partizanlardan Albaylar Cuntası’na direniş günlerine uzanan bir Yunanistan devrimci geleneği manzumesinde, her ne hikmetse güncel boyutta süren isyanın asıl öznesi konumundaki anarşistlere tek satır yer vermeme maharetini gösterebilmeleri de dikkat çekici! Üçüncü ve isyan karşıtlığı bağlamında en kaba biçimde tasnif edebileceğimiz grup, tüm hizip ve kanatlarıyla sistemin reel güçlerinden mürekkep. Yunanistan’da kırılan her mağaza vitrininin, yakılan/tahrip edilen her ‘medeniyet sembolünün’ acısını kendi ruhlarında, bedenlerinde hisseden muktedirler takımı bunlar. Kendi kâr hırslarıyla yeryüzünü talan edenler, dünyadaki canlıların tümüne özgür yaşam imkânı tanımayarak köleleştirenler, vahşetle, zorbalıkla, yalanla, kandırmayla sosyal-siyasal iktidarlarını sürdürmekten başka kaygıları olmayanlar ve onların çanak yalayıcıları bu kümenin bileşenleri. Yunanistan’daki isyanın yayılması, kendi mekânlarına, nüfuz alanlarına kadar ulaşması ihtimalini düşünmek bile ödlerini koparmaya yetiyor bunların; hele ki yaşadığımız coğrafyada hiçbir kısıtlama ve itirazla karşılaşmadan astıkları astık, kestikleri kestik yaşarlarken… İstediklerini iliğine kadar sömürüp istediklerini sokak ortasında vurma gücüne sahip oldukları bir habitatta yerli efendilerimiz, ‘komşuda’ tek bir ölümün bile böylesi bir tepkiye vesile olmasına gizliden gizliye şaşırıyorlar. Nitekim, bu gruptan güncel gelişmeleri okuyanların dillerine, söylemlerine daha bir birlik, daha bir tek seslilik hakim. Hep bir ağızdan yüce devlet kurumu karşısında hadlerini bilmeyen ‘çapulcuları’ aşağılama, onlara hakaret etme yarışına girebiliyorlar. ( Tabii, kendini ilk olarak tarif ettiğimiz liberal grupta gibi sunup, yazılarında bu kaba devletçi gruba kan taşıyan ‘radikal’ gazetecilerimiz de mevcut güzide memleketimizde!) - Hesapsız yıkıcılık paradigmaları altüst ediyor- Bütün bu üç kümelenmenin de ontolojik farklılıklarına rağmen ortaklaştıkları yegâne husus ise Yunanistan isyanına karakterini, kimliğini veren anarşistlere ve anarşist eylem tarzlarına yönelik “çapulcu, Vandal, bilinçsiz, sorumsuz vb.” gibi sıfatları layık görmeleri. Beş benzemez siyasal akımların sözcüleri sıra anarşistleri eleştirmeye geldiğinde benzer argümanlarla konuşur hale gelebiliyorlar; hesapsız yıkıcılığın yaratıcı dinamiğini bir çeşit körleşme efektiyle göremez, anlayamaz oluyorlar. Onlarca yıldır Yunanistan coğrafyasında faal olan çeşitli eğilimlerden anarşist grupların, otonomların (Bookchin’den esinlenenlerden sendikalistlere, Bonanno’dan feyz alan isyancı anarşistlerden anarşist komünistlere, Yunanistan, Avrupa’nın en güçlü ve yerleşik anarşist hareketini barındırmaktadır) varlığını yadsıyarak süren isyanı doğru kavramak mümkün değil oysa. Yunanistan toplumundaki otorite karşıtı, özgürlükçü kültürel alışkanlıkların yaygınlığında bu anarşist varoluşların aktif belirleyiciliğinin de üstünden atlanamaz. Peki, liselerden üniversitelere, mahallelerden sendikalara toplumun her kesiminin kendince, kendi araçlarıyla böylesi büyük bir katılımla içinde yer aldığı, hatta devletin tüm kurumlarının çaresizce geri çekilmek zorunda kaldığı bir isyan, tek bir somut nedene bağlanabilir mi? Bütün bu toplumsal kesimlerin hepsini sokağa çeken aynı saikler, aynı talepler mi? Sosyal, ekonomik, kültürel her mecradan sıkışan ve neoliberal hegemonyanın gelecek umutlarını tümden söndürmeyi yavaş yavaş başardığı, en yaşamsal ihtiyaçların tatmin edilmesinin bile büyük problemlere vesile olduğu toplumsal koşullarda geniş toplumsal katmanların zaten huzursuz bir pozisyonda yaşaması kaçınılmaz bir durum. Bu huzursuzluğun da birçok boyutta gerilimlere kaynaklık edeceği ve patlamak için “artık yeter” dedirtecek bir momentin yeteceği anları beklediği aşikâr. Yunanistan toplumunun genlerine işlemiş “üniforma allerjisi”, polisin işlediği cinayet üzerine bu gerilimi patlatan fitil işlevini böylesi bir birikimin üzerinden kazandı. İnsanların hep beraber öfkeyle karşısına dikilebilecekleri açık bir devlet vahşeti, adalet ve özgürlük taleplerinin her kapsamda eylemli biçimde sokağa taşınabilmesini sağladı. Bu bağlamda yanıtlanması zor olan asıl soru şu: Yunanistan’daki koşullardan çok daha ağırına mahkûm edilmiş olan yaşadığımız toprakların ezilenleri, niçin onlarcasına şahit oldukları benzer cinayetler karşısında aynı kitlesel tepkiyi göstermiyor? Sosyal olanaklar ölçütünde çok daha ağır bir eziyete maruz bırakılanlar neden aynı Yunanistan’daki gibi sokağı ele geçiremiyor? Veya daha spesifik bir soruyla da konu boyutlandırılabilir: Üç aşağı beş yukarı aynı gündelik kültürel kodlara sahip olan Yunanistan halkı içinde anti-otoriter refleksler bu denli güçlüyken, neden Türkiye toplumunda –muhalifleri de dahil olmak üzere- otoriteye biat etmek genel geçer kapsayıcılığa sahip? Bu soruların yanıtlarını, bütün iç bağlarını da ihmal etmeden düşünmek, değerlendirmek gerekli. Yarınımız ve geleceğimiz bu kodları kırmayı becerdiğimiz ölçüde özgürlükçü bir içeriğe bürünebilme yeteneği kazanacak. Bu yazı kapsamında böyle ‘derin sulara’ açılmaya soyunmayacağım ve son günlerde dost sohbetlerinde trajikomik bir üslupla sohbet konusu yaptığımız bir anekdotla metne noktayı koyacağım. Atina’da süren sokak çatışmalarında polisin gençlere saldırdığını evlerinin balkonlarından izleyen orta sınıf kent sakinlerinin, bu duruma tepki olarak balkonlarından polise çiçek saksıları fırlattığını ve bu nedenle beş polisin yaralandığını ajans haberlerinden duymuşsunuzdur muhtemelen. Bu haberi aktardığımız bir arkadaşın geçen sene İstanbul’daki 1 Mayıs eyleminde gözlemlediği durum ise, bu tepki biçimine yaşadığımız topraklardan yapılmış bir nazire konumunda. Arkadaşımız, Şişli’nin ara sokaklarında polislerin göstericileri kovalaması esnasında pencerelere çıkan semt sakinlerinin, bir yandan polisi alkışlarken bir yandan da göstericilerin tepesine kaynar su döktüklerine şahit olmuş.Bu aktarımı duyduktan sonra ilkokul ders kitaplarından çokça alışık olduğumuz soru kalıplarındaki gibi, bu iki pozisyon alış arasındaki farkları sıralamaya kim cüret edecek?
Yunanistandaki Anarşistlerle Dayanışmak İçin Uluslararası Elektr
***LÜTFEN BUNU YAYIN! HERKESE İHTİYACIMIZ VAR!***
Yunanistandaki Anarşistlerle Dayanışmak İçin Uluslararası Elektronik Sivil İtaatsizlik
29 Aralık 2008 Pazartesi
Baskılara karşı hacker'lar, 31 aralık çarşamba - aralığın son günü- yunanistandaki anarşistlerle dayanışmak için uluslararası elektronik sivil itaatsizlik eylemi çağtısı yaptılar. Aralık, 15 yaşında bir anarşist olan Alexandros Grigoropoulos'un polis tarafından soğuk kanlılıkla öldürüldüğü ay.Aralık ayrıca mücadele verenler tarafından da sonsuza kadar hatırlanacak bir ay. Ölümünden dakikalar sonra binlerce yunanistanlı sokakları ele geçirdiler, dünyadaki binlerde öyle yaptılar. Liberal gruplar bile hükümetin geri çekilmesini talep ettiler. Sokaklar insanlar tarafından geri alındı, karakollar yakıldı, bankalar yıkık bomboş kutulara döndüler. Bütün bu zaman boyunca Yunanistan hükümeti, silahıyla, gaz bombasıyla ve medyasıyla insanlarla savaşıyor ve onları durdurmaya çalışıyorudu. Şimdi bizim onları durudurmamızın zamanı
Doğrudan Yunanistan Emniyeti'nin ve Başbakanlığı'nın resmi sayfalarına saldıracağız. Onlar doğrudan bu işten doğrudan sorumlular ve doğrudan karşılık verilecekler. Onların, sokaklarda olanlar ile ilgili yalanlarını, medyaya ulaştırmalarına daha fazla izin vermeyeceğiz. İster linkteki dosyayı şimdi yükleyin isterseniz yarın. Biz sitemizin kapatılması ihtimaline karşılık şimdi indirmenizi öneriyoruz.
İhtiyacınız olan dosyayı aşağıdaki mirrorlardan birinden indirebilirsiniz. Zaman geldiğinizde onu internet tarayıcınızla açın (örnek; Firefox, Safari, Internet Explorer)ve böylece onları durdurmamıza yardımcı olun. Baskı kuran ve bundan kar sağlayan kurumlara karşı yapılan bu eylem, gelecek bir kaç hafta için başka eylemlerle devam edecek bir serinin ilk parçası.
http://FileHost.JustFreeSpace.Com/601test.html
http://www.filefactory.com/file/a0081df/n/test_html
http://w19.easy-share.com/1903035989.html
http://www.usaupload.net/d/emm2u0uz3j1
http://freefilehosting.net/download/43d0h
http://rapidshare.de/files/41232831/test.html
TSitemizi görmek ve ECDing yapmaya başlamak için veya programı indirmek için:
http://www.stormpages.com/greeksolidarity/test.html
İsterseniz basitçe, www.primeminister.gr ve/veya www.astynomia.gr adreslerini açıp onları tazeleyebilirsiniz. Firefox'ta bunu yapan pek çok eklenti var. Araçlara ve oradan eklentilere girin ve arayın. Bu eklenti gelecek eylemlerde de işe yarayacak. (ör: www.primeminister.gr and www.astynomia.gr )
Binlerce Direniş Aralıklarına
çev:isyandan
Devlet ile Devlet Olmak

“Hiç kimse kimseyi yönetme hakkına sahip değildir.” Buenaventura Durruti
İnsan, örgütlenmeye yöneleli baya oluyor. Tarih öncesi zamanlardan günümüze kadar çeşitli farklı şekillerde ve çeşitli farklı örgütlenme pratikleriyle bir yol alındı. Ancak insan doğayla uzlaşarak değil doğaya karşı konumladı kendisini. Ve bu örgütlenmeye yansıyıp kendi alışkanlığını da beraberinde getirdi.
Doğaya karşı doğal olmayan ilişkiler içine giren insan, yatay ve komünal örgütlenme pratiklerini terk edip, hiyerarşik bir örgütlenme pratiğine geçiş yaptı. Mikro düzeyden makro düzeye uzanan hiyerarşik akıl, sonunda devleti yarattı. Ve insan kendi hakkını koruma ve kendini temsil etme yetkisini devlete devretti. Böylece temsiliyet krizi kök salmaya başladı.
Öncelikle devlet tanrının yaptığını yaptı. Kendi iyi kopyasından üfledi vatandaş insana. Halbuki İsa’nın incilinden çok önce Platon “Devlet”inde, iyi olan ile kötü kopyalar arasındaki hiyerarşiyi sıralamıştı. Tanrının kötü bir kopyası olarak insanın, insanın büyük bir iyi kopyası olarak devletin kutsanmışlığı bu şekilde bir hegamonyal sisteme oturmuştu.
Süreç içinde devlet, bir örgütlenmeden ve insanı temsil eden bir nesnesi olmaktan çıkıp, kendi özne oldu. Devlet aklı bu noktadan sonra, insanların uzlaşısı olmaktan çıkıp, devletin insanlarını yaratmaya başladı. Artık insan ölmüş, vatandaş doğmuştu. Bu ilk kimlikten farklı olan kimlik, insana yeni bir boyut ve güvence kazandırıyor gibi gözükse de aslında bir koyup beş alıyordu. İnsanı doğasından uzaklaştırıyor ve tahakküm altına alıyordu. İnsan devletleşiyordu…
Teknolojik gelişmeler ve kapitalizmin atladığı boyutların sonucunda, liberalleşen ve gitgide bireyselleşen – bireyselleştirilen dünya... Gözüken sınırların zihinlere indirgenmesi, iktidarı da mikro düzeylere taşıdı. İnsan sandı ki, sınırların gözükürlüğü azalınca sınırlar kalktı. Halbuki artık sınırlar, gizli ve açıkta olmayan sınırlar olmayı dahi geçip kafalarımız ve yüreklerimizin içine kadar sinsice ilerlemişti.
Makro iktidar önceleri, şiddet ve baskı ile tahakkümünü sürdürmeye ve vatandaşını denetim altına almaya kalkıştı. Ancak gelen tepkilerin de etkisiyle daha etkili çözümler aramaya girişen devlet, karşı koymak yerine, yönlendirme ve böylece kontrol ederek gizliden denetleme yoluna gitti. Üstüne üstlük küresel kapitalizmde bu yönlendirmeler, çeşitli farklılıklar sağlıyor, bu farklılıklar ise stratejik-politik tekrar konumlanmalar yaratarak, her tepki dalgasına karşı tekrar konumlanarak tepkiyi kendi içinde çeliştiriyor hiç olmazsa başka bir dalgaya kırdırıyordu. Beklentileri ve planları denetleyebilen, mobeselerle gözetleyen telekulaklar ile dinleyen devlet, hiyerarşik ve devleti kendi içinde geliştirme odağı olan her faaliyete göz yumuyor hale geldi.
Kadına karşı erkeği, işçiye karşı patronu, askere karşı komutanı konumlandıran devlet, kadının, işçinin ve askerin seslerini yükseltmesiyle kendini tekrar konumlamak zorunda kaldı. Şiddet gören kadınlar seslerini ortaklaştırdıklarında, işçiler hakları için mücadeleye giriştiğinde ve askerliğe karşı soğuk bakanlar bir araya gelmeye başladığında devlet; kendi eliyle kadın koruma evleri açmaya, sendikalar ve sarı sendikalar üretmeye ve her türlü minör ve karşıt görüşün kümelenmesine; hiyerarşik bir kurumlaşma olduğu sürece yani temsiliyet mantığı olduğu sürece göz yumdu. Çünkü böylece temsil eden ile ilişkiye geçen devlet, temsil eden ile temsil edilenin ilişkisinden dolayı kendini hiç zahmete girmeden pekiştiriyordu.
Kadın koruma evleri ve kadıncı örgütlenmeler, kadınların şiddet görmesini engellemek ve bir dayanışma yaratmak açısından önemli ve göz ardı edilemez bir rol oynadılar. Ancak diğer yandan kadın ile erkeğin karşıt konumlanmasını da onadılar. Böylece bir düzeyde hala feodal akılla erkeklik yaratan devlet, kadınlıklara karşı çıkarken, diğer yandan liberal bir mantıkla kadın hakları savunuyordu. Pozitif ayrımcılıkla ayrımcılığı meşrulaştırıyor, cinsiyet üzerinden politika üretiyordu ve bunu bu örgütlenmeler ve yasal dernekleri ile pekiştiriyordu. Bundan en çok zararı ise eşcinseller gördü. Önce hasta olarak adledilen ve norm dışı çürük yumurtalar olarak itham edilen eşcinseller, daha sonra sistemin kurumsallaştığı bazı kurumlar ve örgütlenmeler çerçevesinde illegal kılındı, sistem içi bir hal almalarına izin verildi. Her iki örgütlenmeye karşı devlet; bir yandan bu yeni örgütlenmelerin karşıtlarının güç kaybetmesine izin vermez ve erkekçi – norm cinsiyetçi bir tavrı desteklerken, diğer yandan yeni oluşumlara sınırı aşana kadar izin veriyordu. Kendini buna kaptırmış kitleler ise, devlet onlara sınırı geçme uyarısı yaptıklarında devlete ağlıyorlar, kendi yatay ve doğal ilişkilerini sürdürmekte direnemiyorlardı. Bunu bir hak kaybı olarak görüyorlardı halbuki kendi “insan”lıklarının büyük bir işgal altında olduğunu ve ortada bahsedilebilecek bir hak olmadığını göremiyorlardı. Direnişin daima sistem içi kalmasıyla akıllardaki devlet büyüdükçe büyüyordu. Diğer yandan kapitalizm eşcinselleri ve kadınları işletmelerde yeni bir strateji geliştirme politikası olarak görüyor, farklılıkları onaylıyor ve hatta bu alanda kadınlara ve eşcinsellere özel tüketim alanları açarak büyüyordu.
İşin üretim tarafında ise işçiler; ücretli kölelik ile ek çalışma saatlerine gelmek mecburiyetinde tutuluyorlar, bunun karşılığında ise para ile ağızlarına bir parmak bal çalınıyordu. Halbuki zaten üreten onlardı. Sendikal hareket başta işçilerin kendi atfedilmiş kimliklerinde örgütlenmeleri için gelişti. Çalışma saati, çalışma güvenliği dahil bir çok konuda sendikal mücadeleler rol aldı. Buna karşılık insan değil işçi olarak adlandırılan bu kimseler, sendikaya üyelik için aidat ödemek zorunda bırakıldılar. Başta bir uzlaşının gerekli zamanda kullanımı için birikimi, yani yardım sandıkları olarak çıkan bu düşünce daha sonra, her şeye emeğini ödeyen işçinin omzuna yeni bir kamçı vururken, parayı toplayan sendika ise kendi işçinse küserek, kendi öz kimliğini yürütmeye kalktı. Üç patron ile beş yüz işçiyi temsil eden üç işçinin masaya oturduğu an, zaten kalabalıktan olan gücünü yitiren bu insanlar, artık sözleşme kağıtlarında matematiksel rakamlara dönerek ayrıca sistemin içinde kalan tutsaklar haline dönüştüler. Ve devletin egemenliğini arttırmasıyla eskiden öz-örgütlenme ile gelişen sendikalara karşı kurulmak zorunda olan devlet yanlısı sarı sendikalara gerek kalmaz oldu. Çünkü zaten artık her sendika sarı, her işçi köleydi.
Devletle devlet olan bu kitlelere karşı, devletsiz bir yaşam arzulayan sesler yükselmeye devam etti elbet. İktidar karşıtı olarak farklılıklarını olumladığını söyleyen anarşistler de bunlardandı. Ancak iktidar karşıtı olmak üzerinden yeni iktidar kuranlar ve iş yapmak uğruna işin değerinin yitmesini sağlayanlar, kendini sistemin içine yuvarladılar. Hiyerarşik olmayan ve yatay örgütlenmeler kurması beklenen bu gruplar, iş yapma üzerinden kendi iç gruplarında denetim, dış gruplara ise tahakküm tavrı sergilediler. Devletin legalite dediği sınırlar içinde, devletin kirli oyunuyla kendini dernek gibi gösterip, devleti devletin silahıyla vurmaya kalkanlar da, devletle devletleşip, iktidar ahlakıyla esas duruş ve amaçlarını unuttular. Bu sayede anlamsızlaşan bu gruplar, anlamlarını diğer gruplara kuyrukçuluk yaparak sürdürme eğilimine girerek, hem gerçek bir yatay ilişki kurma noktasından uzaklaştılar hem de devletin kendilerinden beslenme şansını arttırdılar. Böylece anarşistler küskünleştiler, örgüt ağabeylerinin/ablalarının sözünü dinleyen ve anarşist örgütlenmeden bir haber olan bireyler olarak devletleştiler.
Halbuki çok sevilen Durruti, “Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz. Şimdi, şu anda bu dünya büyümekte” diyordu. Onlar ise devleti büyütmeye devam ettiler ve devam ediyorlar hala. Derneklerde, kurumlarda, sendikalarda, partilerde büyüyor; aramızda, içimizde büyüyor… İçimizi, kendimizi “yöneten” bir devlet; kemirdikçe kemiriyor…
http://ozandurmaz.blogspot.com
Atinalı işçilerden öğrencilere açık mektup (bürokratlara düşmanc
Yaş farkımız ve birbirimizden uzaklığımız bizlerin sokakta tartışmasını zorlaştırıyor bu nedenle size bu mektubu yolluyoruz. direk ilişkilerinize güvenin. Size mücadelenizin bir politik içerik içermesi gerektiği ve içermediği söylendiğinde onları dinlemeyin. Mücadeleniz içeriğinizdir. Sadece mücadeleniz var ve size onun önceliğini korumaktan başkası düşmüyor. Yoldaşlarınızla gerçek ilişkinizi, kendinizi bilmeyi ve yaşamlarınızı değiştirmeyi ancak mücadeleniz sağlayabilir. Yenilikten korkmayın. Bizi yaşlandıran zihinlerimize kazınmış fikirlerdir. Sizi de, genç olduğunuzu bilin. Bunun önemini unutmayın. 1992'de biz yeni dünyanın kokusunu duyduk ve bunu çok hoş bulmadık. Aşılmayacak limitler olduğunu öğrenmiştik. Alt yapıların yıkımından korkmayın. Süper marketlerdeki hırsızlıklardan korkmayın. Tüm bunları biz ürettik, onlar bizim. Geçmişte bizim olduğumuz gibi, size asla ait olmayacak şeyler üreterek büyüdünüz. Tüm bunları geri alın ve paylaşın. Arkadaşlarımızı ve aşkımızı paylaştığımız gibi. 24 Aralık 2008 Çarşamba atinalı işçilerden öğrencilere açık mektup Polisin bir genç oğlanı öldürmesini izleyen sosyal kargaşa bağlamında atinalı işçilerden öğrencilere mektup.

Çoğumuz -henüz- kel ve göbekli değiliz. Konuşulduğunu duymuş olmanız gereken 1990-1991 hareketlerinin bir parçası olduk. O zamanlar ve biz 30-35 gün boyunca okulları işgal ederken, faşistler bir öğretmeni öldürmüşlerdi çünkü (bir gardiyan olmak olan) rolünü aşmış ve karşıt harekete katılmıştı; bizim mücadelemize katılmıştı. O zaman aramızdan en güçlülerimiz sokağa ve ayaklanmalara katıldılar. Bununla birlikte, o zamanlar bugün sizin kolayca yaptığınız kadar bile göz önüne getiremiyorduk: ("Yansın karakollar!" şarkısını söylediğimiz halde) karakollara saldırmak. Tarihte her zaman olduğu gibi, siz bizden daha ileriye gittiniz. Tabiki koşullar farklıydı. 90lı yıllarda kişisel başarı perspektifleri hareleniyor ve bazılarımız bunlara inanıyordu. Şimdi kimse peri masallarına inanmıyor. 2006/2007 öğrenci hareketlerinde abileriniz bize onları kanıtladı, şimdi, siz birçok peri masalını tekrar kusuyorsunuz.
Buraya kadar herşey yolunda.
Şimdi ilginç ama zor sorular görülecek.
Sizlere yenilgilerimizden ve mücadelemizden neler öğrendiğimizi söyleyeceğiz (çünkü ne kadar zaman bu dünya bizim dünyamız olmadığı sürece, biz her zaman yenilenler olacağız) ve öğrendiklerimizden dilediğiniz gibi yararlanabilirsiniz: yalnız kalmayın; bize çağrı yapın; olabildiğince insanla iletişime geçin. Nasıl yapabileceğinizi bilmiyoruz ama mutlaka yapacaksınızdır. Şimdiden okullarınızı işgal ettiniz ve biz size söylüyoruz ki en önemli neden okullarınızı sevmemenizdir. Kusursuz. Şimdi işgal ettiklerinizin rollerini değiştirin. Bina işgallerini diğer insanlarla paylaşın. Okullarınızı yeni ilişkilerin karşılanmasında ilk binalarınız yapın. En güçlü silahları bizi bölmek. Aynı nedenden, karakollarını basmaktan korkmuyorsunuz çünkü berabersiniz, hep beraber yaşamlarımızı değiştirmemiz için bizleri çağırmaktan korkmayın.
(Anarşist ya da her ne olursa olsun) hiç bir politik örgütü dinlemeyin. İhtiyacınız olan şeyi yapın. İnsanlarla
Bu mektubu aceleyle yazdığımız için bizi bağışlayın ama bunu iş yerimizde, patronumuzdan habersiz yazdık. Sizin okulda olduğunuz gibi, biz de çalışma esirleriyiz.
Şimdi, Syntagma'da ellerimizde taşlarla size katılmak için patronumuza yalan söyleyecek ve yalan bir bahaneyle işi terk edeceğiz.
çeviri: L.
http://emeutes.wordpress.com/2008/12/22/lettre-ouverte-des-travailleurs-d%E2%80%99athenes-a-ses-etudiants/
Bir Engellinin Yunanistan'daki Yoldaşlarla Dayanışma Bildiri
Çok, çok Uzaktaki bir Engellinin Yunanistan'daki Yoldaşlarla Dayanışma Bildirisi
Gerçeğe dair tutkunun taşkınlığındaki bedenleri ayıran bir alan yoktur: onlar bireyselleştirmez. "Ne Korkunç bir şiddet" diyor burjuva basını, şunu yakmak, bunu yıkmak, kıymetli sokaklarınızı, otobüsleri, arabaları ve binalarınızı ateşe vermek, bu ne kaostur kaldırımlarınızdaki. Bu nasıl bir duman ki, herkes kör oldu; sağır edici çığlıklarınız bu son sağlıklı modanın toplumsal kumaşını yırtıp atıyor ve şehir felç oluyor! Hatta bazıları sizden hoşlanmışa ve bu yüzden tanımı gereği sizden endişe etmişe benziyor: yeter ki "sizler" yoldan çekilin ve it sürüsü, katliama olan tepkiyi sessiz bir katliamla bastırmanın tadını çıkartsın. Ama kaygılılar; nedir örneğin dolaysız amacınız? Başka bir deyişle, bu çılgın "gençlik" akıl sağlığı adına ne zaman duracak? Lütfen kendinizi onların gazetecilerina anlatın! Küresel burjuvazinin ve onların tıbbi hijyen devletlerinin nasıl da olağanüstü bir dayanışmasıdır bu! Katillerinin her birinin kendi katliam projelerini kovuşturması, acınası kaygılarının aralarında nasıl da bitmek tükenmez bir takas ve dolaşım sürecine dönüşüyor- yakın gelecekte takas edece ve dolaşıma sokacak bir şey bulamayacaklarına dair korkuları nedeniyle, bu daha da böyle.
Bedenlerimizi şeyleşmiş tekil burjuva imgesine dayanarak damgalayan bu "felçliliği", "körlüğü", "sağırlığı", "suçluluğu", "deliliği" biliriz: bize karşı aman da ne merhametli bir acıma duygusuyla dolu bu, tarihin en zavallı yaratığının imgesine dayanarak. Yoldaşlar, durmak yok! Biz sakatlar, bize dayatılan bu gündelik toplumsal hakikatı ifşa ettiğiniz için ve onun yerine yıkım aracılığıyla, müşterek'in bedenlerinden geçen tutku ve arzuların damgaladığı yeni bir hakikat yarattığınız için sizleri selamlıyoruz.
Burjuva çoktandır, sadece kendi imgesinde değil, kendi imgesi için de bir dünya kurdu; bu imge, bizi zahmet eder de içine alırsa, bizi kendi mükemmel bedeni denen şeyin demir kafesine sokmaya çalışıyor: İnsan Bedeni denen bu kurgusal canavar, eğer varsa tek gerçek canavardır, ve şimdi yanan otobüsler, arabalar, sokaklar ve binalara, sahip olduğu tek ve biricik kabul edilebilir aşırılığın, (şimdi, burjuvazinin bireyci-sikici bedenlerinin imgeleminin çok ötesindeki sizin kollektif bedenlerinizle karşılaştıklarında korkudan titreyen) ultra-canavar-robokop-katil-domuz sibernetik organizmasınn (sibernetik organizma sakatların gerçek zıddı) desteğiyle baştan beri damgasını vurmuştu.
Evet, para topala 20 bacak verebilir, eğer topal 19'unu kapitalist devlete verir ve tek bir tahta bacakla gösteri toplumuna kenarından katılırsa. Kendi yalanlarına hiçbir zaman gerçekten inanmamış olan burjuvazi, bu yalanları, -bizden zaten her zaman esirgenen bireysellik adına bize zavallıca bir sözde arzu atfederek - onlar için onaylamamızı istiyor. "Selam olsun, normalizasyonun rehabilitasyon kamplarına, sosyal hizmet çalışanlarına, mesleki terapistlere, dudak okumalarına, bacak askılarına, kulak protezlerine, askeri üretim protezlere! Ayağa kalkın, kar getiren tekerlekli sandalyeler, profesyonellerin öncülük ettiği ve bireysel bağımsızlık amacıyla kollektifliğin bölündüğü oturum destek gurupları, "sakatlığı" gizleyen yedek parçalar, "düzgün çiftleşme"yi sağlayacak takviye falluslar, enjektörler, kremler (ki, queer'ler kullanırsa tehlikelidir bunlar!), "özel eğitim", duvarlı ve duvarsız tımarhaneler, psikiyatrik, tıbbi ve sosyal entegrasyonun tüm aygıtları! Tabii, eğer ancak bütün bunlar işini düzgün yaptıkları, bize monadın patetik arzusunu, güç için, güç aracılığıyla kurulmuş ve güce ait uygar hukuk öznesini şırınga edebildikleri takdirde. (Aklın bu sözde temsilcilerinin bize bütün sunabildiğinin, "düzgünce" sıçan, işeyen, bir adım atmayı öğrenip boş konuşmalarını dinleyecek, yıkım manzaralarını izleyecek, 2'den 1'i çıkarabilecek bütünlüklü bir beden sözü olduğuna ve böylece bizim tutkumuzu söndürüp gerçek arzumuzun bu bokla takas edilebileceğine ikna olduklarına inanabiliyor musunuz? Ve bunlar bize aptal diyenler!).
Ama bizim de sizin de bildiğimiz gibi, kapitalist kurgular kendi inkarları için yapılır ve kendi içkin inkarlarıyla işlerini sürdürür. Bu patetik dünya bizden her gün, her saat, her saniye esirgendi. Biz dünyanın, insanlığın, insan biçiminin artıklarının milyonlarcasının devamlı maruz kaldığı (yaşayanın, ya da „doğurganlık teknolojisi"yle olan o „talihsiz hadiseden önce") katliamdan, soykırımdan, sterilizasyondan, dayaklardan, şoklardan, açlıktan, hapsetmeden, aşağılamadan, işsizlikten, evsizlikten, fakirlikten, bahsetmeye gerek var mı? Uygarlar (başka bir deyişle imparatorlar) bunların bazılarının düzeleceğini söylüyor. Ama biz bu üzgün figürlerin ikiyüzlü kutsal emellerini çok iyi biliyoruz: hepsi toptan başarısız narsistler olan burjuvanın tek istediği, bizleri normalizasyonun gölünde boğarak mastürbasyon yapmak.
Sizlere önerdiğimiz bir şey yok. Anlaşılmayı ("allah" korusun!) talep etmediğimiz kesin. Burjuvazinin dünya aynasının arkasında neler olup bittiğinin, tam da insan-formundan dışlanmamız sayesinde, sakatların normalleştirme kurumlarının duvarlarının ardında ve ötesinde sergilediği dayanışmanın, prostetik kardeşliğimizin ve neşeli mücadelelerimizin sizin yapmak üzere olduğunuz gibi bu ayna kırılıncaya değin herkese görünür olacağını beklemiyoruz. Sakat veya engelsiz beden gibi ümitsiz kategorilerin, müşterek'in hareketinde bir anlamı olmadığını düşünüyor ve Yunanistan sokaklarında sizinle beraber olan ya da onları her gün yok eden toplumsal mekanın bizzat yıkılışını evlerinden mutlulukla izleyen şanslı sakat yoldaşlarımız da dahil olmak üzere, hepinizi selamlıyoruz. Şimdilik buradaki sözlerimiz, ve her gün ettiğimiz küfür ve lanet sözcüklerimiz, sokaklara, kaldırımlara, basamaklara, binalara, arabalara, otobüslere, ofislere, hastanelere ve rehabilitasyon merkezlerine, havaya, sese, kokuya burjuva tarafından yaratılan sosyal alan normalizasyonunun her molekülüne, patriyarkal, heteronormatif ırkçın engelsizciliğin bizim yaşadığımız yerde ne yazık ki hala sağlam duran bu somut sembollerine haykırdığımız küfür ve lanetlerimiz, molotof kokteyllerinizi yakan birer kıvılcım olsun, atılan taşlarınıza güç olsun ve kalplerimizi o kolektif tutkunun her patlamasının yarattığı o güzel form için birleştirsin: İnsan-Olmayan.
Tartışma zamanı gelecek: bu dünya mide bulandırıcı gerçekliğini hepimizin üzerine mühürledi ve onu tikel yollardan aşarken toptan olumsuzlamak ve yerine yenisini sıfırdan yaratmak için birbirimizi dinleyeceğiz. Ama bunu bu dünyanın külleri üzerindeki kolektif dansımız sırasında yapacağız: kimimiz iki ayağı üzerinde, kimimiz tekerlekli sandalyede, kimimiz koltuk değneğiyle, kimimiz sessizce, titreyen bedenlerle... Ama nasıl da bir dans olacak bu, devrim müziği bedenlerin içine nüfuz edip, onların kıvrımlarını yeniden biçimlendirdiğinde -- bu düzende, ulus-devlet-sermayenin sınırlarıyla aynı işleve sahip kıvrımları...
kaynak : http://www.occupiedlondon.org/blog/2008/12/17/statement-of-solidarity-with-the-comrades-in-greece-by-the-disabled-far-far-away
ceviri: anonim